3 Ağustos 2014 Pazar

Tazecik Kitap Yorumu: Puslu Kıtalar Atlası - İhsan Oktay Anar


   Günlerdir bu kitaba nasıl bir yorum yazacağım diye kıvranıp duruyorum, ama bugün topladım cesaretimi, yazayım bakayım.

   Kitap şöyle başlıyor:

   ''Ulema, cûhela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikâyet ve beyan etmişlerdir ki kun-ı Kâinattan 7079 yıl, İsa Mesih'ten 1681 ve Hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına Konstantiniye derler tarrakası bir meşhur bir kent vardı.''

   Korktunuz mu kitabın dilinden? Güzel :D Zannımca İhsan Oktay Anar bir tür şaka yapmış, aynı zamanda da ''Korkan gitsin, başka kitap okusun.'' demek istemiş. Zira, kitabın devamı duru bir Türkçe ile yazılmış. Korkmanıza gerek yok yani. ''Kitap resmen Osmanlıcayla yazılmış, dili çok ağırdı.'' tarzı yorumlar gördüm, yok öyle bir şey. Ha, ilk sayfada kitabı okumayı bıraktılarsa, bilemeyeceğim.

   Uzun İhsan Efendi'yle tanışın (Selâmun aleyküm İhsan Efendi :D). Kendisi, rüya görürken, aslında gerçek dünyayı gördüğünü düşünüyor. Madem öyle, o zaman ben uyurken dünyayı gezebilir ve bir atlas oluşturabilirim diyor. Kitabını bitirdiğinde de adını ''Puslu Kıtalar Atlası'' koyuyor ve oğluna hediye ediyor bu kitabı.

   Uzun İhsan Efendi, oğlu Bünyamin'in dünyayı, kendisi gibi yattığı yerden rüyalarında değil de kendi gözleriyle görmesini, maceralar yaşamasını istiyor, oğluna evden ayrılması konusunda salık veriyor. Bünyamin'in canına minnet zaten.

   Kitapta Uzun İhsan Efendi'nin sorgulamaları da mevcut, ki bunlar şahane. Yaşadığımız hayat gerçek midir? Yoksa aslında uyuyup, rüyalarımızda gerçeğe mi uyanıyoruz? Düşünmemiz, var olduğumuza bir kanıt mıdır? Bir de, Uzun İhsan Efendi'mizin eline Rendekâr'ın Zagon Üzerine Öttürmeler kitabı geçiyor ki, bu kitap da sorgulamalarını biraz ileri taşıyor. Bu arada, Rendekâr, René Descartes'ten başkası değil.

   Kitabın neredeyse her bölümünde yeni bir karakterle karşılaşıyoruz. Ama bu karakterlerin hikâyeleri dönüyor dolaşıyor, Uzun İhsan Efendi ve oğlu Bünyamin'inkine bağlanıyor.

   Kitabın türü ne derseniz, ortaya karışık doğrusu. Hem tarihi, hem fantastik, hem felsefi, hem gizemli bir kitap, ne ararsanız var içinde. Tüm bu ögeler, kitaptan aldığınız zevki arttırıyor, İhsan Oktay Anar şahane bir şekilde harmanlamış bu ögeleri çünkü.

   Kitabı okuduktan sonra aklıma birkaç şey takıldı, eğer kitabı okuduysanız, soruma cevabınızı merak ediyorum. (DİKKAT: SORU AŞIRI SPOİLER İÇERİR.) Madem her şey Uzun İhsan Efendi'nin etrafında dönüp bitti, madem gerçeklik o düşündükçe oluyor, dünyanın akışına o yön veriyordu, o halde neden kendisinin, oğlunun veya Alibaz'ın başına korkunç şeyler gelmesine engel olmadı? (SPOİLER BİTTİ. Büyük harfle yazmanın beni çok rahatsız ettiğini fark ettim bu arada, ama ne yapalım.)

   Kitabı severek okudum. Epey de sürükleyiciydi. İhsan Oktay Anar'ın diğer kitaplarını da okumayı koydum kafaya. Vee, şahane bir haber, İletişim Yayınları'nın yeri Cağaloğlu'ndaymış! Eh, gideyim bari oraya ^_^

Puan: 5


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder