28 Aralık 2016 Çarşamba

Tazecik Kitap Yorumu: Hayaletin Kanı - Joseph Delaney


   Serinin birinci kitabı Hayaletin Çırağı'nın yorumu burada.

   Serinin ikinci kitabı Hayaletin Laneti'nin yorumu burada.

   Serinin üçüncü kitabı Hayaletin Sırrı'nın yorumu burada.

   Serinin dördüncü kitabı Hayaletin Savaşı'nın yorumu burada.

   Serinin beşinci kitabı Hayaletin Hatası'nın yorumu burada.

   Serinin altıncı kitabı Hayaletin Kurbanı'nın yorumu burada.

   Serinin yedinci kitabı Hayaletin Kabusu'nun yorumu burada.

   Serinin sekizinci kitabı Hayaletin Kaderi'nin yorumu burada.

   Serinin dokuzuncu kitabı Benim Adım Grimalkin'in yorumu burada.

    Kitabın adı Hayaletin Kanı, ancak başlık pekâlâ ''Bir Kütüphane Uğruna Başımıza Gelenler'' de olabilirdi. Bana gülmeyin, bu serinin Amerika baskılarında farklı isimler kullanıyorlar. Olması ihtimali vardı yani :P

   Bu kitapta Tom ve Hayalet'e, Chipenden'daki yakılmış kütüphanelerini olabildiğince telafi için kitap arayışlarında ortak oluyoruz. Ne var ki kimse bir kitap arayışında bu denli eziyet çekmemiş, vahşet görmemiştir herhalde... (en azından kurgu kitaplardaki insanlar).

   Serinin her kitabında olduğu üzere, bu kitapta da yeni yaratıklarla karşılaşıyoruz, Karanlık'ın hizmetkârlarına dair biraz daha bilgimiz artıyor. Göçmen ecinniler, onların yardımcı cinleri moroiler (ki bu denli basit kandırılabiliyor oluşları beni sırıttırdı epey) ve vampir bir tanrı. Hepsi ayrı bir bela.

   Birkaç kitap önce sonun başlangıcı meselesinden bahsetmiştim, Şeytan'ın dünyaya gelişi ve yok edilmesi gereği... Bunun için Tom'a lazım olan üç nesnenin toplanması da arka planda devam eden başka bir hikâye.

   Bu kitapta en sevdiğim iki nokta şunlar, biri öcüyle anlaşma, öbürü ise esaslı bir şaşırtmaca (kalbim duracaktı, afalladım).

   Serinin eğitim süreciyle geçen kitaplarını pek bir sevip hep beş puan vermiştim. Bu sefer savaş temelli olmasına rağmen yine beş puan veriyorum, o derece beğendim :P

   Edit:
   Serinin on birinci kitabı Benim Adım Slither'in yorumu burada.
   Serinin on dördüncü kitabı Hayaletin Cadıları'nın yorumu burada.

Puan: 5

10 Aralık 2016 Cumartesi

Sıradakinden Alıntı

   ''Pekâlâ evlat, ilgimizi çeken kitapları masanın üzerine bırakmayı öneriyorum. Çok fazla alsak da önemli değil. Daha sonra son bir seçim yapıp kalan raflara geri dönebiliriz.'' Göğüs geçirip başını iki yana salladı.

   ''Sorun ne?'' diye sordum. ''Seçim yapmanız gereken bunca kitap olmasından hoşnut değil misiniz?''

   ''Evet evlat, bu çok iyi. Sadece bazı şeylerin yerinin doldurulamayacağını düşünüyorum.''

6 Aralık 2016 Salı

Cağaloğlu...

   Yine, yeni bir Cağaloğlu yazısıyla karşınızdayım.

   Öncelikle, Pegasus'a girdik arkadaşımla. Pegasus'a daha önceden hiç girmemiştim. Geçen sefer girmek istediğimde, deponun yerinden emin olmama ve haritaya göre önünden defalarca geçmeme rağmen depoyu bulamamıştım. Bu nasıl bir beceriksizliktir :D Bu sefer buldum, evet, hayret.


Majestelerinin Ejderhası - Naomi Novik: Novik'in ismini sürekli ödül listelerinde görüyordum (eli de boş dönmüyordu hani). Kitaplarını okumak istedim bu sebeple. Bu arada, Pegasus'un deposunda %35 indirim yapıyorlar, not düşeyim.

   Pegasus'tan çıkışta Yordam Kitap'a girdim. Çapraz sayılır dükkanlar. Yordam'a daha geçenlerde gittiğim için tanıdılar (diye düşünüyorum? bakışlardan anlam çıkartıyorum :P). Geçen sefer biraz fazla kitap almıştım onlardan, bazılarına önceden blogta yer verdiğim için yeni yazıda tekrar o kitaplara yer verme gereği duymadım. O zaman %40 indirim yapmalarını rica etmiştim, yaptılar sağolsunlar. Bu sefer iki kitap aldım sadece. İndirim oranı normalde olduğu gibi %35'ti, ancak defter ve poster hediye ettiler. Bir de PopKek ikram ettiler :D -ama yemedim :P-


Guatemala Efsaneleri - M. Angel Asturias: Farklı milletlerin efsaneleri hep ilgimi çekmiştir. Bir ara bu konuyla ilgili kitapları toplayacaktım, yalan oldu. Ama en azından bunu bulmuşken alayım dedim. Bu arada, kapak tasarımı çok güzel değil mi? Savaş Çekiç'e aitmiş tasarım, ki Miéville kitaplarının kapak tasarımlarını da o yapıyordu diye hatırlıyorum.

Kasırga - M. Angel Asturias: Yazarın en önemli kitaplarındanmış Muz Üçlemesi. Kasırga da, bu üçlemenin ilk kitabı.

   Son olarak girdiğim depo Altı Kırkbeş'e ait. Daha önceden oraya da hiç girmemiştim. Girişim de giriş oldu hani. Her şey, normalde %40, ama eğer çok kitap alacaksan %45 indirim, demeleriyle başladı...



Yüksek Şatodaki Adam, Mars'ta Zaman Kayması, Simulakra, Albemuth Özgür Radyosu, Palmer Eldritch'in 3 Stigmatası, Ubik, Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?, Şizofreni ve Değişimler Kitabı, Kozmoloji ve Kozmogoni, Tefsir - Philip K. Dick: Bende olmayan Philip Dick kitaplarını tamamlayayım dedim. Aralarında önceden okuduklarım ve almadan da okuma imkanımın oldukları vardı. Ama hazır gelmişken alayım dedim, sonra baskısı tükeniyor, sahaflarda fiyatlar uçuyor, bekle dur sonra yeniden basılsın diye.



Neuromancer, Kont Sıfır, Mona Lisa Aşırı Yükleme - William Gibson: Normalde sadece Neuromancer'ı alacaktım, ama aklımı çeldiler(yine). Normalde serinin üç kitabı bir arada yaklaşık altmış lira ediyor. Bu kutulu versiyonun fiyatı elli liraydı. Bunu yirmi beşe veriririz, dediler. Ve dayanamadım...



Elmas Çağı - Neal Stephenson: Neal Stephenson merak ettiğim yazarlardandı. Bunu mu alsam, Parazit'i mi alsam diye çok arada kaldım. Bu daha ağır bastı sonra. Beğenirsem bir ara da Parazit'i almaya giderim diye düşünüyorum.

Kurmalı Adam - Mark Hodder: Lafımı yedim, evet... Serinin ilk kitabı olan Yaylı Bacak Jack'i çok beğenmiştim. İkinci kitabı, yani Kurmalı Adam çok pahalı diye de isyan etmiş, almam demiştim. Ne var ki, Altı Kırkbeş'teki abi, sen eğer öbür kitapları alacaksan bunları da seversin deyip Mark Hodder'in kitaplarını gösterdi. Dedim ilkini okudum, ikincisi pahalı geldi, almak istemiyorum. Kırk iki liraydı fiyatı. Yirmi lira olsa alır mısın, dedi, evet dedim :D (şuan fark ettim, hayır desem fiyat herhalde daha da düşerdi değil mi :P tüh). Sonuç olarak bu kitap da, benimle evimin yolunu tuttu. Bu arada, küçük bir not, bu kitap idefix'te ciltli olarak görünüyor. Bu kitabın ciltli baskısı yok. İlk kitapla fiyat farkı neyden kaynaklanıyor, bilmiyorum. Belki de orijinal kapak kullanmalarındandır.

   Dükkandan çıkarken bir de Kafka defterlerinden hediye ettiler, sağolsunlar.

   Bu kadar kitap aldıktan sonra, artık oturup bunları okuma vakti... Tekrar kitap almadan ne kadar oturabilirim acaba... Edit:*oturamadı*

28 Kasım 2016 Pazartesi

Leyleğin Getirdiği

   Esasında bu aralar internetten kitap almak gibi bir düşüncem yoktu, ancak bir iki hafta önce D&R'ın sitesinde çok satan kitaplarda %50 indirim vardı ve bu listede İthaki'nin bazı kitapları da bulunmaktaydı. Dayanamadım :P


Prelüdler&Noktürnler - Neil Gaiman: Bu kitabı %50 indirimde görünce yaşadığım şaşkınlığı tarif edemem :P Çünkü İthaki'nin kendi dağıtım sitesi olan İlknokta'da bile, diğer İthaki kitapları gibi %35 değil, %27 indirimdeydi (şimdi baktım da %35'ten %30'a düşmüş). Çok sevindim. Vee, sonunda Gaiman'ın o ünlü Sandman evrenine girebilirim!

Yokyer - Neil Gaiman: Tamam, bu kitap %50 indirimde değildi... İlknokta'da %45 indirimliydi ama baskısı tükenmiş görünüyordu. Madem bazı sitelerde baskısı tükenmiş görünüyor, artık daha ertelemeden alayım dedim (ama şuan baskısı var görünüyor?).



2312 - Kim Stanley Robinson: Arka kapağında yazdığına göre ''Mars Üçlemesi''yle tanıdığımız Robinson... Ben kendisini Mars Üçlemesi ile tanıyamadım, zaten baskısı da yok, bari bu kitapla tanıyayım dedim :') Bu kitap da %50 indirimdeydi.

Pazartesi Cumartesiden Başlar - Arkadi ve Boris Strugatski: Bu kitabı da %50 indirimli kitaplar listesinde görünce, neden İthaki bilim kurgu klasiklerinin tamamı çok satanlar listesinde değil diye üzüldüm açıkçası :P Ama bu, o seriden okumayı en çok istediğim kitaplar arasındaydı, bu sebeple epey sevindim. Bir de Sürgün Gezegeni vardı, ancak onu almadım. Kitabın içinden seriye özel ayraçlardan çıkmayacağını tahmin ediyordum, ki öyle de oldu. Bir de yetmezmiş gibi hasarlı geldi :D Ben de bana en yakın D&R şubesine gidip kitabı değiştirmek istedim, alt katta hayır, olmaz, merkezle konuşun demelerine rağmen, üst kata sorunca aa, tabii ki, hemen değişelim dediler. Şöyle işleri zorlaştırmayan insanları seviyorum.



Biz Gayet İyiyiz - Daryl Gregory: Bu kitap indirimliler listesinde değildi. Hem merak ettiğim için hem de kargo bedavaya gelsin diye aldım :P

Gizemler - Knut Hamsun: Bu kitap da indirimliler listesinde değildi, başka bir zaman daha ucuza alabilirdim, ama kendimi tutamadım... Yakın zamanda Hamsun'un Açlık'ını okumuştum, diğer kitaplarını da okuyayım diye heves ettim.

   Bir kitap alışverişi yazısı daha yazacağım (inşallah), ondan sonra kitap yorumlarına devam (yine inşallah tabii).
  

26 Kasım 2016 Cumartesi

Entelkitap'ın Günlüğü, Dört Yılını Sağ Salim Atlatmış Durumda!

   Entelkitap'ın Günlüğü dört yılını doldurdu, konfetiler patlasın! Ya da patlamasın, kitap okuyanlar rahatsız olmasın...

   Gelenek haline getirdiğim üzere, her blog yılında (yani 26 Kasım'dan öbür 26 Kasım'a) kaç yazı yazdığım bilgisini vereyim.
İlk yıl: 162
İkinci yıl: 164
Üçüncü yıl: 108
Dördüncü (bu) yıl: 45

   Evet, bir de geçen yıl az yazdım diyordum, beterin beteri varmış :D

   Üşenmesem yazacağım çok kitap yorumu var da bakmayın işte... Bir de bazen aklıma takılıyor, acaba yazdığım yorumlarda istemeden de olsa yanlış yaptığım oluyor mu? Hani, ahlaki açıdan. Benim önerdiğim bir kitabın bir insana zararı olması ihtimali var mı?.. Bunu tam olarak dile dökemiyorum bile, ama neyse.

   İki kitap alışverişi yazısı yayınlayacağım inşallah yakında (evet, yine alışveriş...). Sonrasında da kitap yorumları, umarım.

   Kendinize iyi bakın!

19 Kasım 2016 Cumartesi

Tazecik Kitap Yorumu: Pastoralya - George Saunders


   Pastoralya, içinde altı öykünün yer aldığı bir kitap. Öykülerin ortak özelliği ise, ana karakterlerinin bir şekilde ''kaybeden'' olması. Kimisi kapitalizm yüzünden kaybetmiş, kimisi sosyal normlar yüzünden...

   Her öykünün ana karakteri, bir şekilde kendinize yakın hissedeceğiniz türden. Saunders o kadar basit ama insacıl ayrıntılara yer vermiş ki öykülerinde, empati yapmaktan kendinizi alamıyorsunuz.

   Saunders'ın dili yine muhteşem, hem esprili hem içten. Öyküleri, konusu ve kurgusu gereği trajikomik. Ancak, ne ağlayabiliyorsunuz ne kahkahayla gülebiliyorsunuz, sizi bir şekilde dizginliyor dili.

   Son olarak da kapağa ve çeviriye değinirsem... Kapak tasarımı muhteşem! Sadece göze hitap eden değil, kitabın ruhunu da yakalamış bir tasarım, ellerine sağlık Burak Tuna! Çeviri ise diğer Saunders kitaplarında olduğu gibi, Niran Elçi'ye ait, eh, o çevirir de bize söz mü düşer...

Puan: 5

3 Kasım 2016 Perşembe

Sıradakinden Alıntı

   Çocukluğunda kurduğu hayaller o kadar parlaktı, o kadar büyük umutları vardı ki, şimdi bir hiç olması doğru olamazdı, öte yandan bir hiç olmayan biri, hayatının en iyi yıllarını fotokopi makinesine küfrederek harcar mıydı?

1 Kasım 2016 Salı

Cağaloğlu...

   Şu son birkaç ay içinde fazlaca kitap alışverişi yazısı yazdığım için, bu yazıyı yazmayı geciktirdim. Esasen kitapları alalı üç hafta oluyor. Halbuki aldığımdan bu yana da bloga başka yazı yazmadım, yani biraz mantıksız oldu aslında...


Yara, Demir Konsey, Elçilik Kenti - China Miéville: Eksik Miéville kitaplarımı tamamladım. Yara ve Demir Konsey, Yeni Croubzon üçlemesinin son iki kitabı. Elçilik Kenti ise, yazarın dilimize çevrilen son kitabı.



Kızıl Yıldız, Mühendis Menni - Aleksandr Bogdanov: Sovyet bilim kurgu romanlarının öncüsüymüş Kızıl Yıldız. Hem ilk oluşu hem de konusuyla ilgimi çekti. İlk kitabı okumaya başladım, ilginç gidiyor.



Kitaplar ve Sigaralar - George Orwell: Bu kitaptan Biryudumkitap sayesinde haberim oldu. Orwell'in yazı derlemelerinden oluşuyor.

Genesis - Bernard Beckett: Aslında bu kitabı şimdilik almayı düşünmüyordum. Ama aradığım birkaç kitabı bulamadım ve o sırada bu kitap gözüme ilişti. Bu arada, kitabın kapağının parlaklığı... Neredeyse fotoğraftan çıkacak :P

   Kitap yorumuyla dönme temennisiyle, hoşçakalın ^_^

13 Ekim 2016 Perşembe

Tazecik Kitap Yorumu: İkna Ulusu - George Saunders


   Şahane bir yazarla tanışmış olmanın mutluluğunu yaşıyorum.

   İkna Ulusu, bir öykü kitabı. Kitap dört kısımdan ve on iki öyküden oluşuyor. İlginç bir şekilde, her öykü birbirinden çarpıcı, aralarında ayrım yapamıyorum.

   Saunders öykülerinde, tüketim toplumunun varacağı en uç noktaları gösteriyor bize, kapitalizmin insanların algılarını nasıl bozduğunu ve bozacağını. Birer uyarı gibi her öykü.

   Öykülerdeki karakterler seçim hakkına sahip, ancak onlara sunulan tercihler ''kötü'' ile ''daha kötü'' olmak üzere sınırlı. Bir özgürlük yanılgısına sahipler. İçlerinden bu yanılgıdan sıyrılanlar da oluyor tabii. Bir cesaretle çıkıp, var olan zalim düzeni değiştirmek istediklerinde de sistem tarafından sindiriliveriyorlar hemen.

   İkna Ulusu bana epeyce Black Mirror dizisini hatırlattı; insanlığın kara aynası... Ancak diziyi hatırlatmasına rağmen, kitabın absürtlük ve hiciv konusunda biraz daha önde olduğunu söyleyebilirim.

   Kapak tasarımını da pek uygun buldum kitaba, ellerin dert görmesin Burak Tuna...

   Saunders'ın öykü konuları orijinal olduğu kadar, dili de oldukça güzel. Hem alaylı, hem samimi. Sırf dili için bile kitaplarını okuyabilirim.

Puan: 4,5

8 Ekim 2016 Cumartesi

Sıradakinden Alıntı

   Hayatta, kaybetmekten bıktığınız, artık kaybetmemeye karar verdiğiniz ama sonra kaybetmeye devam ettiğiniz bir an gelir. Sonra gerçekten kaybetmeye bir son vermeye karar verirsiniz ve kaybetmeye devam edersiniz. Kaybetme o kadar uzun sürer ki daha ne kadar düşebileceğinizi merak ederek izlemeye başlarsınız.

7 Ekim 2016 Cuma

Seçmeceler

   Yorumlarını yakında yayınlayacağım iki kitap(yarın bile olabilir):



   Edit: İkna Ulusu'nun yorumu burada.
           Pastoralya'nın yorumu burada.
  

2 Ekim 2016 Pazar

Cağaloğlu...

   Belki siz kitap alışverişi yazılarımdan sıkıldınız, ama ben bunları yazmaktan (ve tabii kitap almaktan) sıkılmadım, nihahaha... Tamam, yok bir şey :( (neden artık yazılara tuhaf başlangıçlar yapıyorum?)

   Aslında Terry Pratchett'ın Tiffany Sızı serisi yeniden basılana kadar Cağaloğlu'na gitmeyecektim, ama Eminönü'nü bir dolaşınca ve Tudem'in yerine de o kadar yakın olunca, kendimi tutamadım yine.

   Neler aldım?


Pastoralya, Aralığın Onu, Phil'in Dehşet Verici Kısa Saltanatı - George Saunders: Evet, aslına bakarsanız Tudem'e girmemin amacı George Saunders kitaplarını toplamaktı. Geçenlerde İkna Ulusu'nu okudum ve beğendim (öhöm, ''Bu yazarın tüm kitaplarını okumalıyım!'' krizi de geçirmiş olabilirim, bu aralar neden bu kadar uçlarda yaşıyorum duygularımı :P) Edit: Pastoralya yorumu burada, Phil'in Dehşet Verici Kısa Saltanatı'nın yorumu da burada.

   Soldaki ayraç Hünkar Kasrı Sergi Salonu'nda düzenlenen Tahayyül - Geleneksel Türk Sanatları sergisinden bir hatıra. Sergide muhteşem çalışmalar vardı, ellerine sağlık tüm emeği geçenlerin. Sergiye gitmenizi önerirdim, ama maalesef sergi bitmiş durumda. Sergiyi düzenleyen Gülce Sanat Grubu'nun Instagram sayfasına buradan ulaşabilirsiniz ama. Bence bir bakın.

   Hünkar Kasrı ise zaten başlı başına bir sanat abidesi. Düzenlenen sergiler değişse de, Hünkar Kasrı hep açık diye biliyorum. Muhakkak görmeniz gereken yerlerden biri, insan gezerken mest oluyor. Eğer uğrama imkanınız yoksa da şu ve şu sitelere bakabilirsiniz, güzel inceleme yazıları ve fotoğraflar var :)

   İş Bankası'nın müzesine girdik babamla sergiden çıkışta. O kasa odasını görmeniz lazım, gerçekten ilginç. Kasaya giden koridorda da yere projektörlerle kayan ve değişen sayılar yansıtılıyor, Matrix'teymişçesine bir hava veriyor insana (Matrix'de olmadığımızı kim söyledi ki?).

   Son olarak da hayvan satışlarının yapıldığı çarşıya girdik. Hayvanları görebileceğimiz bir yer olması güzel aslında, ama bakımsızlıkları insanı aşırı derece üzüyor ve dehşete düşürüyor. Tabii her satıcı öyle değil, ama kötü bakanlar da var hayvanlara. Beyaz renkli güvercinlerin kafeslerinin önünde yem yiyen özgür gri güvercinlerin görüntüsü ise acayip bir ironik durum oluşturuyor :P

   Bu sefer farklı bir yazı oldu, hım? Normalde sadece alışveriş odaklı yazıyordum ama beğendiyseniz bundan sonrakileri de bu şekilde yazabilirim. Beğenmediyseniz eğer, bu yazdıklarımı yine de silmeyeceğim :D

   Sağlıcakla kalın! (Son bir not: Beyoğlu'nda elli gün sürecek sergi furyası başladı. O sergilere de gitmeyi düşünüyorum, siz de bir bakın isterseniz, belki ilginizi çeken çıkar. Şu haberin sonunda tarihleriyle birlikte sergi listesi var.)

29 Eylül 2016 Perşembe

Kısa Kesmek İcap Ederse: A Feast of Sorrows, The Twilight Zone:The Shadow

   Sorumluluk bilinciyle yazılan yorumlar vol.2.

   Bu yazıda NetGalley'den almış olduğum kitapların ikinci (ve şimdilik son) postasını paylaşacağım. Açıkçası kitapları beğenmedim ve eğer NetGalley'e karşı bir yükümlülüğüm olmasa bloga yazma zahmetine bile girmezdim ya, neyse.


A Feast of Sorrows - Angela Slatter: Karanlık masallardan oluşan bir kitap. Açıkçası masalları pek özgün bulmadım. Öykülerin gidişatlarını tahmin etmek kolaydı ve bu da okurken sıkılmama yol açtı -bir şeyin göz göre göre uzatılmasından hiç hazzetmem-.
   Kitabın bence iyi yanı ise diliydi, hoş, insanı havaya sokan incelikli bir dil. Daha öykülerin başında bile o karanlık ve masalsı havayı da alıyorsunuz hemen.
   Esasında bu kitaptakiler bol ödüllü öykülermiş. Biraz da bunun cazibesine kapılıp almıştım bu kitabı ama maalesef, beklediğim zevki alamadım. Puan: 2
 

The Twilight Zone: The Shadow - David Avallone: Belki de seksenli yıllarda çocuktunuz ve sırf Alacakaranlık Kuşağı'nı izleyebilmek için geç saatlere kadar uyanık kaldınız? Ben o dönemde henüz var bile değildim :P Alacakaranlık Kuşağı'nı keşfetmem biraz tesadüfi oldu, aslına bakarsanız Futurama'nın Scary Door adındaki parodileriyle keşfettim diziyi. Henüz dizinin daha başlarında olmama rağmen(çünkü 1959'daki ilk yayınlanmış bölümden başladım, yani katedecek epey yol var 2000'lere kadar) pek bir severim bu diziyi. Haliyle bu çizgi romanı gördüğümde de fazlasıyla heyecanlandım. Ne var ki, pek beklediğimi bulamadım.
   Kitapta Shadow adında, kötüleri öldüren bir katil konu alınıyor. Ana karakterimiz ilk sahnede Shadow. Ancak karakterimiz her ölümcül kaza geçirişinde, kendisini başka bir bedende buluyor ve bu bedenler Shadow ile bir şekilde alakalı çıkıyor (radyoda Shadow'u seslendiren sanatçı, Shadow karakterini oluşturan yazar vs.)
   Kurgunun potansiyeli yüksek aslında. Ancak bu kurgu -bence- iyi işlenemiyor. Ayrıca, kitabın kapak çizimini pek beğenmeme rağmen, kalanındaki çizimleri de renklendirmeleri de pek beğenmedim. Puan: 2

   Kapanışı, Alacakaranlık Kuşağı'nın o ilgi çekici, eski introlarıyla yapalım (ikinci versiyonu daha bir seviyorum sanki).


22 Eylül 2016 Perşembe

Kısa Kesmek İcap Ederse: Light, Man,I Hate Cursive

   Eskisi kadar sık kitap yorumu yazamıyorum. Bu durumu düzeltmek istiyorum, ancak bazen her şey bitti de bu mu kaldı gibisinden düşünmeme de engel olamıyorum...

   Yine de, kendimi gaza getirmek için NetGalley'den kitap aldım. Sorumluluk bilinci(?)(hah) yazmamı teşvik eder diye düşünüyorum. Yazalım bakalım.


Light - Rob Cham: Kitap bir çizgi roman. Kitapta siyah beyaz bir dünyada yaşayan karakterimizin, dünyasını renklendirebilmek için, beş değerli taşı bulmak üzere yeraltına yaptığı yolculuk anlatılıyor.
   Kitabın genel havası bana Deth P. Sun'ın resimlerini hatırlattı. Ayrıca, kitabı okurken Botanicula'yı da anımsamadan edemedim, nihayetinde ufak farklılıklarla hem olay örgüleri hem de bazı karakter çizimleri benziyor.
   Kitapta tek bir kelime bile geçmiyor. Sessiz bir animasyon izliyor gibi oluyorsunuz kitabı okurken. Çizimler çok sevimli, karakterimiz ve yeraltında edindiği arkadaşı da öyle. Renk seçimleri de oldukça güzel. Kitabın tek kötü tarafı ise, bazen bir sahne atlanmış gibi hissediyorsunuz, bir eksiklik varmış gibi. Ancak bunun dışında oldukça hoş, keyifli zaman geçirmek için ideal. Puan: 4


Man, I Hate Cursive - Jim Benton: Sevgili Salak Günlük serisini okuduğumdan beri Jim Benton'ı pek bir severim. Kendisinin mizah anlayışı epey iyidir bence :P
   Ben kendisinin karikatür çizdiğini de yakın zamana kadar bilmiyordum. Bored Panda sayesinde öğrendim, şurada çeşitli karikatürlerini derlemişler, bakabilirsiniz.
   Jim Benton'ın bu kitabı da çeşitli karikatürlerinden oluşan bir derleme. Karikatürlerinin bir kısmını önceden internette görmüş olsam da, bazılarını ilk defa gördüm ve epeyce de sırıttım.
   Aşağıya kitaptan birkaç karikatürü de iliştirip, huzurunuzdan çekiliyorum. Puan: 5








30 Ağustos 2016 Salı

Cağaloğlu...

   Bir öncekinin üzerinden pek vakit geçmeden, yine bir kitap alışverişi yazısıyla karşınızdayım. Okuduklarıma yorum yazma işini bu yıl epey aksattığımın farkındayım, ama ne yapalım.

   Dün Tudem'e gittim. Aslında Tudem'e çok fazla uğradığımdan alacak pek bir şey bırakmadım da, neyse :D Eylül'de Diskdünya serisinin Tudem'den çıkmış kitapları tekrar basılacak, o zaman yine gitmeyi düşünüyorum.

   Neler aldığıma gelirsek...


Viran Şatodaki Ejderhalar - Terry Pratchett: Aşırı sevimli çizimlere sahip bir çocuk kitabı. Yazarı ise üstat Pratchett :P Bana da okumak düşüyor.

Ucube Kocakarılar - Terry Pratchett: Diskdünya serisinin altıncı kitabı. İlk beş kitabı okudum, ancak sadece ilkinin yorumunu yazdım bloga. Diğerlerini de yakın zamanda yazarım umarım.



Wondla-Arayış - Tony DiTerlizzi: Bu kitabı önceden nasıl gözden kaçırdım bilemiyorum. Konusu da, illüstrasyonları da oldukça ilgi çekici.

Karanlık Yaşam - Kat Falls: Bu kitap önceden de birkaç kez gözüme takılmıştı ama almamıştım. Geçenlerde Neal Shusterman'ın bu kitap için yaptığı yorumu görünce okumaya karar verdim. 



İkna Ulusu - George Saunders: Hem öykü kitaplarını sevmem hem de Saunders'ı merak etmem sebebiyle bu kitabı aldım. Dilimize çevrilmiş birkaç kitabı daha var. Edit: Yorum!

   Şimdilik bu kadar, esenle kalın!

3 Ağustos 2016 Çarşamba

Leyleğin Getirdiği

   Geçenlerde Philip Reeve'in yazmış olduğu Yürüyen Kentler adlı kitabı bitirdim, epey de beğendim. Kitap, bir serinin ilk kitabıydı. Seriyi nereden tamamlasam diye internette gezinirken, D&R'ın sitesinde temmuz sonuna kadar ON8 Kitap'ın tüm kitaplarının 9.90'a satıldığını gördüm, yani seriyi etiketlerinin yarı fiyatından da azına tamamlayabilecektim. Bir de bunun üstüne, D&R'ın hafta sonuna özel, 150 tl'yi aşan alışverişlere 15 tl'lik ekstra indirimi vardı. Eh, bu sebeple de sepeti biraz hunharca doldurdum. Ve sonuç, aldıklarım:


İhanet Altını, Cehennem Makineleri, Karanlık Düzgün - Philip Reeve: Alışverişimin esas amacı olan, Yürüyen Kentler serisinin devam kitapları.



Leviathan, Behemoth - Scott Westerfeld: Westerfeld kitabı okumayalı bir yıl olmuş. Leviathan serisini de almayı çoktandır istiyordum, bu sefere nasip oldu.



Eski Mars - George R. R. Martin, Gardner Dozois: Bir bilimkurgu öyküleri derlemesi kitabı. Bir de Eski Venüs adlı bir derlemeleri var, ancak bu kitapta, yani Eski Mars'ta önceden okumuş olduğum birkaç yazarın öyküleri yer aldığı için bunu almayı tercih ettim.

Vardiya - Hugh Howey: Wool serisinin ikinci kitabı. İlk kitabı Silo'yu okuyalı iki yılı aşkın vakit geçmiş, hey gidi.



Bay Y'nin Sonu - Scarlett Thomas: Kareler ve Sayfalar blogundaki incelemeyi okuduğumdan beri, okumak istediğim ancak almayı hep unuttuğum bir kitaptı bu -nasıl oluyor diye sormayın, şu unutkanlık tuhaf bir şey, söz konusu olan bir kitabı almayı unutmaksa hem de-.

Jacob de Zoet'in Bin Sonbaharı - David Mitchell: Bulut Atlası'nı okuduğumdan beri, David Mitchell'in diğer kitaplarını da okumayı düşünüyordum. Şimdi de bu düşünceyi gerçekleştirme yolunda ufacık bir adım attım, devamı da gelsin bakalım.



Kâbuslar Pazarı - Stephen King: Bu kitabı çıktığından beri alıp okumayı çok istiyordum, ancak bir türlü alamamıştım. İlk başta okulumun oradaki kitapçıdan sipariş verdim, ancak getirmesi o kadar uzun sürdü ki, okuldan mezun oldum >.<  :D Neyse, sonuç olarak siparişi iptal ettim. Ukitap'tan takasla alacaktım, ancak bu kitaba sahip birkaç üye bulmama ve elimde onların istedikleri kitaplar olmasına rağmen takasa yanaşmadılar. Nihayetinde bu alışverişimde bu kitaba kavuştum, mutluyum. Bunca çabaya değer umarım. Edit: Değmedi :(

5 - Ursula Poznanski: Poznanski'nin yeni kitabı çıkmış da benim haberim olmamış. Bir raslantı eseri gördüm bu kitabın çevrilmiş olduğunu. Yaşadığım en güzel raslantılardan :P



Korkunun Bütün Sesleri - Kolektif: Bir bilimkurgu öyküleri derlemesi daha. Yazarlar arasında çok ilgi çekici isimler var.

   Evet, benden bu kadar. Siz neler okuyorsunuz, yakın dönemde neler aldınız? Edit: Cevap gelmez... :D *ağustos böceği cırlamaları*

2 Ağustos 2016 Salı

Tazecik Kitap Yorumu: Osmanlı Cadısı - Barış Müstecaplıoğlu


   Sanırım şu ana kadar beni ismiyle en çok heyecanlandıran kitap bu oldu: ''Osmanlı Cadısı-Bir İstanbul bilimkurgusu''. Hayallerimin kitabıydı; ismiyle bile birçok şey vaat ediyordu. Arka kapak yazısı da öyle: ''Barış Müstecaplıoğlu Osmanlı Cadısı'nda uçan arabalarla leventleri, robotlarla semazenleri sıradışı bir kurguda buluşturup uzak geçmişi distopik bir geleceğe ustalıkla bağlıyor.''

   Kitaptaki olaylar esasen iki farklı zaman diliminde geçiyor: Osmanlı döneminde ve iPhoneların bile antika sayıldığı uzak bir gelecekte.

   Haymanalı Süleyman Paşa idaresindeki Şahmeran kalyonu seferdeyken denizde muhteşem güzellikte bir kız bulur, kurtarırlar onu. Birkaç gün geçmeden ise korkunç bir fırtına kopar ve kalyon batar. Kalyondan sadece paşa ve Ayşe adını verdiği, denizden kurtardığı kız hayatta kalır. Paşa, kızı kem gözlerden korumak için onu bir Mevlevi dergâhına emanet eder. Ne var ki bu, Ayşe'yi korumaya yetmeyecektir.

   İstanbul Şehir Cumhuriyeti'nde, megakulelerden birinde yaşayan özel dedektif Kemal, oldukça nadir görülen, yaşamını çekilmez hale getiren, tedavisi olmayan bir hastalığa sahiptir. Günlerden bir gün, zenginlere özel sağlık hizmetleri veren bir kurumun başındaki Gül Hanım, Kemal'i bir cinayeti çözmekle görevlendirir, ammavelakin Kemal'in bunun için İstanbul Eşitlik Hareketi'ne sızması gereklidir (ki oldukça tehlikeli bir şeydir bu, yakalanırsa tüm hayatını mahveder). Kemal bunu yapamayacağını söylese de, Gül Hanım ona karşılığında hastalığının tedavisini vaat eder. Bu durumda, ''hayır'' demesi imkânsızdır Kemal'in.

   Osmanlı döneminin yazım dilimini beğendim, insanı havaya sokuyor. Ancak olay örgüsünü pek beğendiğimi söyleyemeyeceğim maalesef. Karakterlerin bazı tutarsız davranışları beni çıldırttı. Aralarda Kur'an-ı Kerim'den ayetler bulunmasını da biraz yersiz buldum açıkçası.

   İstanbul Şehir Cumhuriyeti'nin kurgusunu oldukça iyi buldum. Gelecek öngörüsü de oldukça etkileyiciydi: oldukça kalabalık bir şehir, bir adım atabilmek için bile dakikalarca bekleyen insanlar, sıkış sıkış yeryüzünün sefaletini çekmek zorunda kalmayan zengin megakule sakinleri... Zenginlerin megakulelerde yaşaması ayrıca manidar, insanlara hem maddi hem de mecazi anlamda üstten bakmayı ifade ediyor diyebiliriz. Şehrin hemen her tarafındaki beyin yıkayan reklamlar ve haberler sunan ekranlar, birçok hastası olan psikolojik destek merkezleri, insanları sefaletten kurtarmayı ve herkese eşit haklar vermeyi amaçlayan, ancak devlet tarafından karalanan İstanbul Eşitlik Hareketi de gelecek kurgusunun inandırıcılığını pekiştiren diğer ögeler. Bu kısmın kurgusunu Osmanlı dönemine göre daha çok beğensem de, bu sefer de yazım dilinden pek hoşlanmadım. Özellikle Kemal ve arkadaşı Okyanus'un konuşmaları çok Amerikanvariydi, en azından bana öyle geldi.

   Kitabın sonuna doğru bu iki kurgu birbiriyle birleşiyor. Birleşme şekli başarılıydı. Ama o mihenk taşı hikâyeyi pek inandırıcı bulmadım. ESASLI SPOILER! Bebekken geçirilen bir ameliyatın insanı, ölümsüz, telekinetik ya da sonsuza kadar muhteşem güzellikte kılacağına inanmıyorum. Mantıklı gelmiyor, ikna olamadım. SPOILER BİTTİ.

   Gönül isterdi ki, hayallerimin karşılığını tam verseydi bu kitap, ancak olmadı, nasip değilmiş, ne yapalım. Yine de okuduğum için memnunum. Sırf İstanbul Şehir Cumhuriyeti için bile okunmaya değerdi.

Puan: 4

26 Temmuz 2016 Salı

Sıradakinden Alıntı

   ''Geçmişe ait eşyalar toplamayı seviyorum'' dedi Kemal çok önemli değilmiş gibi. ''O devirlerde insanların daha mutlu olduğuna inanıyorum. Muhtemelen öyle değildi, her çağın kendine özgü dertleri vardı, yine de bir zamanlar bizden daha mutlu insanların yaşadığını hayal etmek hoşuma gidiyor.''

14 Temmuz 2016 Perşembe

Tazecik Kitap Yorumu: The Rest of Us Just Live Here - Patrick Ness


   Birileri dünyayı vampirlerden/uzaylılardan/yeni tehlike her neyse ondan kurtaradursun, birileri de kenarda olabildiğince normal bir şekilde kendi hayatlarını yaşar.

   Peki, bir seçilmemiş kişi neden yaşar? Biz sadece seçilmiş kişilerin öykülerini okurken, sıradan insanlar ne yapar, ne eder?

   Konusu bakımından oldukça özgün bulduğum bir kitap oldu The Rest of Us Just Live Here (Kalanımız Sadece Yaşayıp Gidiyor diye kötü bir çeviri girişiminde bulunayım). Konunun işlenişi de güzeldi, ana karakterimiz Mikey'nin ve onun ailesi ile arkadaşlarının hayatlarını parça parça öğreniyoruz, nihayetinde de etkileyici bir bütün oluşuyor. Bir yandan da, her bölümün başında seçilmiş kişilerin neyle uğraştıklarını okuyoruz (ve bu noktada, aslında bu seçilmiş kişi öykülerinin ne kadar klişelerle dolu olduğunu görüp kıs kıs gülüyoruz). Kitabın dilinin esprili oluşu da, güzel vakit geçirmeyi sağlayan başka bir etken.

   Ne var ki kitap beklentilerimi karşılayamadı. Bunun en önemli sebebi ise, Patrick Ness'in ana fikri iyi işleyememesiydi. Şimdiye kadar okuduğum diğer Ness kitaplarında, hep bir soruna değinilirdi ve bu sorun insanı gerçekten tatmin eden bir şekilde ele alınırdı. Kaos Yürüyüşü serisinde savaş, soykırım, cinsiyetçilik konularıydı mesela, Canavarın Çağrısı'nda kendine karşı dürüst olabilmekti. Bu kitapta da kendini olduğun gibi kabul edebilmek, hayatına bir anlam yüklemekti. Ancak her ne kadar karşılaştırma yapmayı sevmesem de, bu kitapta bunun ele alınışı cidden sığ idi. Birkaç yerde yazarın gerçekten çözüme yaklaştığını hissettim, ancak maalesef kitabın bitiminde tatmin olmadım.

   İnternette bu kitap için başka bir kapak tasarımı gördüm, hem de karanlıkta parlayanından *-* Bence o kapak daha çok yakışıyor bu kitaba.
 
      

   Patrick Ness'i seviyorsanız okuyabileceğiniz bir kitap. Ancak yazara başlamak için iyi bir kitap değil bence, önce diğer ağır topları görseniz daha iyi olur sanki :P

   Not: Biz, Ölümlüler adıyla Yabancı Yayınları tarafından dilimize de kazandırıldı bu kitap.

Puan: 3

10 Temmuz 2016 Pazar

Kısa Kesmek İcap Ederse: Karanlık Cevher Serisi

        

   İnsanlar ve hayvan biçimindeki cinleri (bir nevi ruhları), hakikati gösteren altın bir pusula (nam-ı diğer aletiyometre), kuzey ışıklarının arasından görülen gökte bir şehir, iletişime geçemediğimiz paralel evrenler, cadılar, zırhlı ayılar, çingeneler, alimler, entrikalar, korkunç deneyler ve bir kuzey yolculuğu...


   Evet, muhteşem bir seriyi keşfetmiştim. Kitabın kurgusu, yazarın orijinal hayal dünyası beni benden almıştı... İlk kitapta her şey güzeldi, kitabın sonuna kadar. İkinci kitap da güzeldi, ancak ilk kitaba göre sönüktü kanımca. Üçüncü kitap ise zurnanın esaslı bir zırt deyişiydi.

   Kitabın ana karakteri on iki yaşında bir kız, Lyra. Kendisi küçük bir vahşi; damlarda dolaşması mı dersiniz, sürekli kavgalara karışması mı, çingenelerin kayıklarını arkadaşlarıyla basması mı... Lyra'ya hayret etmekten kendimi alamadım, sahiden çok ilginç, cesur, yalancı ve inatçı bir karakter.

   Serinin her kitabı, Lyra'nın başka bir yolculuğunu konu alıyor denebilir. İlk kitapta Lyra'nın kendi dünyasında kuzeye, ikincide evrenler arası, üçüncüde ise boyutlar arası ve Lyra'nın kendi içine yolculuğu anlatılıyor.

   Bu seri her ne kadar bir çocuk kitabı olarak bilinse de, bunun oldukça yanlış olduğunu düşünüyorum. Hem karanlık karakterler, dehşet verici olaylar barındırması hem de temelinde dini sorgulamaların bulunması, bence bunu en azından genç yetişkin kategorisine koyuyor.

   Lyra'nın dünyası, kilise temelli bir dünya. Din ve bilim beraber yürütülmekte, ancak bu, çarpık bir şekilde yapılmakta. Lord Asriel'in amacıysa din adına yapılan zulümlere son vermek ve her şeyin sebebi olduğu düşünülen Toz'un kaynağını bulmak.

   İlk kitaptaki bu çarpık din anlayışından doğan zulümlere karşı koyma kısmını takdir ettim. Ancak serinin her kitabında bu fikir daha farklı bir şeylere dönüşmeye başladı ve amacından saptı. Belki de amaç en başından beri buydu, bilemiyorum.

   İkinci kitapta Tanrı'nın aslında ilk meydana gelen melek olduğu ve kendisinden sonra gelenleri kandırdığı söylendi. Bu durumda da Lord Asriel bu ilk meleğe, Otorite'ye savaş açtı. Kitabın kurgusu dahilinde olayları ve yorumları göz önüne alarak, evet, eğer diğerlerini kandıran bir varlık mevcutsa ona baş kaldırmak mantıklıdır, diyorum (Kendi inancımda ise, Tanrı'nın/Allah'ın yaratıcı olduğuna ve bu sebeple ortada bir yalan olmadığına inanıyorum. Bunları belirtme ihtiyacı duydum, çünkü bu seri dünyanın birçok yerinde dini açıdan tartışmalara yol açmış.).

   Üçüncü kitapta ise önceden oldukça dindar olan, ama bir gün inancını tamamen terk eden ve bunu tam anlamıyla açıklamayan (ben açıklamasını inandırıcı bulmadım diyelim) Mary, Lyra ve Will'e ''Hıristiyanlığın çok büyük bir hata'' olduğunu söylüyor. Bu ifadeyi pek doğru bulmuyorum. Çünkü bu serideki hıristiyanlığın çıkış noktasıyla bizim dünyamızdaki hıristiyanlığın çıkış noktası bir değil. Belki de serideki dine hıristiyanlık denmemeliydi de, başka bir din ismi verilmeliydi. Çünkü bu kitap (her ne kadar öyle olmasa da) çocuk kitabı olarak satılıyor. Çocuklarda belli bir yaşa kadar mecaz algısı yoktur, bir söylenen direkt kabul edilir. Bu sebeple de Hıristiyanlık büyük bir hatadır, denince çocuk, bunun sadece kitapta değil, kendi dünyasında da geçerli olduğunu düşünecektir. Bir çocuğa dinle ilgili bir konunun anlatılış şeklinin kritik olduğunu düşünüyorum. Bu kitaptaki halini ise, pek doğru bulmuyorum.

   Bu arada, Karanlık Cevher serisi, Narnia ile çokça karşılaştırılıyor, Narnia da dini temelli bir altyapıya sahip olduğu için. Ancak arada bir fark var bence. Narnia'da esasında iyi-kötü çatışması ve iyilerin kazanması var. Altta ise dini göndermeler. Ancak dediğim gibi, çocukken mecaz algısı yoktur, ben küçükken Narnia'yı okuduğumda sadece iyi-kötü çatışmasını görmüştüm, dini göndermeleri fark etmemiştim bile. Bu açıdan, ikisinin karşılaştırılması yanlış kanımca.

   Ama aslına bakarsanız, son kitabı beğenmeme sebebim asıl olarak bu din algısı değildi. Sebebi kitabın tutarsız oluşuydu. Spoiler adı altında üç kitabın da beğenmediğim yönlerini yazayım.

   SPOILER UYARISI. İlk kitapta Lyra'nın ihanet edecek olmasından bahsediliyordu. Ben olsam ona ihanet demezdim, resmen  kelime oyunuyla esas olay çarpıtılmış oldu. Bir de, Lord Asriel ile Mrs. Coulter ezeli düşmanlardı, ancak kitabın sonunda karşılaştıklarında birden kendilerini birbirlerinin kollarına attılar. Benim anlayamadığım bir şeyler oluyor orada ama?..  İkinci kitap oldukça ilginç bir şekilde başladı, Will ve bıçağı derken de güzelce devam etti. Ama son kısımlarını pek beğenmedim. Ayrıca, Mrs. Coulter'ın on iki yılın ardından Lyra'ya bağlanması tuhaf.

   SPOILER DEVAMI. Evet, üçüncü kitapla ilgili sevmediğim o kadar çok şey var ki, yeni paragraf açma ihtiyacı hissettim. İlk kitaptan beri Lyra'nın dünyaları kurtacak olduğu söylenegeliyor ve tabii yapacağı her şeyi habersiz yapması gerektiği. Üzgünüm, ama ben seri bittiğinde Lyra'da seçilmiş kişi olduğunu gösteren bir şey göremedim. Evet, dünyaları kurtarabilecek kadar vasıflıydı, ancak dünyayı kurtarış biçimi o kadar saçmaydı ki, bu muydu yani? Will'e aşık olması? Aşklarının kaybolan Toz'u üstlerine çekmesi? On iki-on üç yaşında iki çocuğun dünyanın en büyük(?!) aşkını yaşayarak evrenleri kurtarması? Yani, niye bu iki çocuğun aşkı, cidden. Dünyadaki diğer aşıkların niye evrenlerin kurtulmasına hiçbir faydası olmadı? Mary'nin ''yılan'', Lyra'nın Will'e aşık oluşunun ''düşüş'' olarak isimlendirilmesi, İncil ayetlerinin bu kitabın kurgusuna uysun diye değiştirilmesi? Çok gereksiz ve anlamsızdı.

   SPOILER DEVAMI. Üst paragraf çok kalabalık oldu, buradan devam ediyorum. İlk kitapta söylenen başka bir şey, Lyra'nın Toz hakkında ileride en çok bilgi sahibi olacak insan olması. Bana hiç de öyle gelmedi son kitabı bitirdiğimde. Diğer ana karakterler kadar bilgiliydi o da. Ölüler dünyasına geçiyorum, bir ölü bile mi bekçileriyle konuşmayı denemedi? Aranızda orada ilk kabileler bile var, kaç bin/on bin/yüz bin yıldır oradasınız, hiç mi aklınıza gelmedi bekçilerinizle konuşmak, bir çıkış yolu aramak? Mrs. Coulter ile Lord Asriel'e gelelim. İkisi de serinin sonunda sevgi pıtırcığı olup çıktılar resmen. ''Ay biz aslında çok seviyoruz Lyra'yı, on iki yıldır hiç dönüp bile bakmadık ona ama şimdi hayatımızı onun için feda ederiz.'' Metatron'a gelirsek, sen kaç bin yıllık meleksin, ne kadar güçlüsün, kurnazsın, ama iki dakika içinde bir insanın cazibesine kapılıp yok ediliyorsun. Sen şimdiye kadar nasıl hayatta kalmıştın yahu? Son olarak da, savaşın nasıl sonuçlandığını öğrenemiyoruz, Lyra-Will aşkıyla her şey oldu bittiye geliyor bir anda. Niye o kadar savaş hazırlığı yaptınız ki o zaman canım? Bir de, ''Olduğunuz yerde semavi cumhuriyeti kurun''. Eeeeah. Kitabı bitireyim ama düzgün bir son yazmayayım; acıklı bir şey olsun, bir de mecazi bir şekilde bitsin ama mecazın ne olduğu anlaşılmasın. Neyse. SPOILER BİTTİ.

   Bu arada, ilk kitabı okurken Pullman'ın ırkçı olduğunu düşünmeden edemedim. Tatarlar korkunç zalimler olarak tasvir ediliyor, kitabın sonlarına doğru da karşımıza ölüm makinesi askerler olarak çıkıyorlar. Diğer kötü tasvir edilen millet ise biziz, Türkler. Türk çocuk kaçakçıları varmış(mış). Kitapta Türk adının geçtiği başka bir yerse Lyra'nın anlattığı bir yalan hikâye. Sultanın emriyle bizim elçimiz gelip Asriel'i zehirlemeye çalışmış, ama sonra kabak kendi başına patlayıp ölmüş. Bu iki şeye baktığımızda, ikisinin de esasında kitabın kurgusuyla alakası olmadığını görüyoruz, çocuk kaçakçıları birkaç cümle haricinde kitapta yer almıyor bile, öbürü ise Lyra'nın arkadaşlarına anlattığı ayaküstü bir yalan. İnsan böyle kurguyla alakası olmayan küçük şeylerde neden haksız yere kendine çamur atıldığını merak ediyor.

   Kitapların isimlerine geleyim. İlk kitap için hem Kuzey Işıkları hem Altın Pusula ismi kullanılıyor. Kuzey Işıkları'nın daha uygun bir isim olduğu kanaatindeyim. Ancak serinin bütününe baktığımızda Altın Pusula daha uygun (Altın Pusula-Keskin Bıçak-Kehribar Dürbün). Ancak bu sefer de Kehribar Dürbün ismi pek uygun değilmiş gibi geliyor, çünkü altın pusula ile keskin bıçak kitaplardaki olayların temelini oluştururken, kehribar dürbün o kadar önemli değildi. Her neyse.

   İthaki'nin yeni kapak tasarımlarına da değinmek istiyorum. Bir şeyler çok fena karışmış.

      

   İlk kitabın kapağında Iorek ile Lyra var, tamam. İkinci kapakta aletiyometre (yani altın pusula) var, ama adı Keskin Bıçak? Üçüncü kitabın kapağında ise, ilk kitaptaki savaş sahnesi var. Niye ki? :D

   Bu seri için en beğendiğim iki kapak tasarımından ilkini yorumun başında vermiştim. Diğeri ise Folio Society baskısı.


   Kuzey Işıkları'nın bir de filmi mevcut, izlemedim, izlemeyi düşünmüyorum. Ayrıca, Mrs. Coulter neden sarışın? Neyse.

   Evet, bu bir Kısa Kesmek İcap Ederse yazısıydı. Serinin kitaplarını ayrı ayrı yorumlamak istemediğimden bu bölümü kullandım (bu sebeple alıntı da paylaşmadım, normal yorum yazmadan önce alıntı paylaşıyorum, biliyorsunuz), ancak bu sefer de bölümün adıyla çelişti yazdığım yazının uzunluğu. Ne yapalım.

   Toparlamak gerekirse, evet, sanırım çok sövdüm yazı boyunca. Ama şunu belirmeliyim ki, serinin ilk iki kitabını çok beğendim, özellikle de ilkini. Kitapların kurgusu oldukça orijinaldi, dili de espriliydi. Üçüncü kitapla uyuşamadık ama olsun. Seriyi sevdim yine de.

Kuzey Işıkları - Philip Pullman:  4,5 puan.
Keskin Bıçak - Philip Pullman: 4 puan.
Kehribar Dürbün- Philip Pullman: 3 puan.