30 Aralık 2018 Pazar

Cağaloğlu...

   Yine Cağaloğlu'ndan yüzlerce kilometre uzakta yazılan bir yazıyla merhaba (bu üç oluyor). Okullar başlamadan önce arkadaşlarımla beraber bir kitap turu yapalım demiştik. Aldıklarım:


Dr. Kan Bedeli, Uzay Piyangosu, Sokaktan Gelen Sesler, Elektrikli Düşler - Philip K. Dick: Bir önceki Cağaloğlu ziyaretimden bu yana çıkan PKD kitaplarını aldım. Toplu Öyküler serisi de Alfa'nın alt grubu Büyülü Fener'den Alfa'ya geçmiş, yeni tasarımla. İlk iki kitap zaten elimde var, sırf Alfa'ya geçti diye almaya şimdilik gerek görmedim.



Ten ve İz - David Le Breton: İtiraf ediyorum ki Yürümenin Felsefesi'ni hala okumadım. Yürümenin Felsefesi'ni almak üzere bakınırken benzer kitaplarda Yürümeye Övgü'ye rastlamıştım. Oradan yazarın diğer kitaplarında da Ten ve İz'i gördüm.

Demirdenizi - China Miéville: Miéville'in en son çevrilmiş kitabıydı. Yanımda getirecektim, unuttuğumu şuan fark ediyorum. Yazık oldu...

   Cağaloğlu'ndan Kadıköy'e geçiş yaptık sonrasında. Orada da İş Bankası, Tudem ve İthaki'nin yerleri vardı. Buradaki Tudem'in, Cağaloğlu'ndakinin kapanmasının ardından yeni gözdem olabileceği ihtimali karşısında çok heyecanlıydım fakat indirim %20'den en fazla %25'e çıkıyordu. Artık internetten alacağımı neredeyse tam anlamıyla kabullenerek ayrıldım oradan... Ancak tasarımı çok güzeldi içerisinin. Kitapların üzerindeki/yanındaki, kitaptan alıntı içeren veyahut konusundan bahseden not kağıtları da oldukça hoş bir dokunuştu.

   İş Bankası'nda haftanın kitabı %40 indirimde oluyor, diğer kitaplarda da üç al iki öde vardı sanırım. Tek kitap alırsanız da %20. Ben niye vaktinde not almamışım bu indirim oranlarını yahu. Şuan acaba sallıyor muyum diye kendimden şüpheye düştüm resmen. Zaman içinde indirim oranlarının değişmesi veya kampanyaların bitmesi ihtimali de hep mevcut tabii.

   İthaki'yi ararken öncelikle İthaki Akademi'ye gittik, ama yolu şaşırdığımız için denebilir. Orada kitap satışı olmuyor, not düşelim :P Oradan Penguen Kitabevi'ne yönlendirildik. Şimdi gene indirim oranlarını işkembeden mi sallıyorum diye düşüneceğim, ancak hatırladığım kadarıyla tek kitap %20 indirimdeydi eğer Penguen'in yayınevlerinden alırsanız (İthaki, Yabancı, Müptela vs.). Üç kitap ve üzeri alımlarda %35'e çıkıyordu. Resmen yanlış bir pazarlık taktiğinde bulunarak (:P) indirimi %40'a çıkarabildik. Ancak internette İthaki için sık sık %50 indirim kampanyası olurken buradan almak ne derece mantıklı, onu da düşünmek lazım. Ayrıca, kitapların çoğu bana tuhaf gelen bir şekilde tozlu/hafif hasarlı durumdaydı. Genelde kendi kitabevlerinden aldığınızda tertemiz olur halbuki. Olumlu olaraksa baskısı tükenen kimi kitapları şanslıysanız kendi kitabevlerinde bulabilmenizi söyleyebilirim. Gitmeden aramak herhalde en mantıklısı olur.

   Bizim kitap turumuzdan sonra İthaki'ye iki kez zam geldi, şakayla karışık muaz"zam" da diyebiliriz. Biz gene vakitlice alışveriş yaptık denebilir. Oradan aldıklarıma yer vermeyeceğim, çünkü büyük ihtimalle bir daha uğramam. Tekrar tekrar alışveriş yapmayı düşündüğüm yerlere yer veriyorum blogta genelde. Öbür türlü fazla savruk olurdu sanırım, her neyse...

   Alfa'dan Jack London'ın Pasifik Öyküleri serisini alacaktım, onu unutmuşum. Sonradan daha uygun fiyata buldum, ancak o başka bir yazının konusu.

   Son olarak, bu yazıyı tur arkadaşlarımdan en büyük okuyucum ve destekçim olan arkadaşıma ithaf ediyorum. Genelde ithaf başta olur, ancak afedersin güzel arkadaşım...

27 Aralık 2018 Perşembe

Tazecik Kitap Yorumu: Köpek Kalbi - Mihail Bulgakov


   Köpek Kalbi kısacık, içi dolu turşucuk bir kitap. Minik hacmine rağmen hem hicvi hem bilim kurguyu bir potada şahane bir şekilde eritmiş.

   Esasında kitabın konusunu yazmak istemiyorum tadını kaçırmamak için, ancak arka kapakta içerikten epeyce bahsedilmiş. Eğer arka kapağı okumayı tercih ettiyseniz yorumu okumaya devam edebilirsiniz. Okumayacaksanız spoiler sayıp bu yorumu da okumamanız yerinde olur.

   Profesör Filipoviç oldukça başarılı bir bilim adamıdır ve hayvanlardan aldığı çeşitli organları insanlara nakledip onları bir nevi gençleştirerek üne kavuşmuştur. En önemli deneyini gerçekleştirmek üzere de bir sokak köpeğini alır evine. Köpek Şarik'in hipofiz ve erbezlerini bir insanınkilerle değiştirir, ancak sonuç beklediği gibi olmaz... (profesör, köpeğiniz olayım şöyle çılgın deneyler yapmayın -iğrençlikte bugün.)

   Kitabı okuduğumda aklıma ilk gelen, Futurama'nın Anthology of Interest II bölümünde robot Bender'ın Profesör Farnsworth sayesinde bir insana dönüştürülüşü oldu. Filipoviç'in bakış açısıyla "haddini bilmeme", geleneksel bir bakış açısıyla ise "nefsine yenik düşme" veya "iradesine sahip çıkamama" durumları yaşar Bender. Genel anlamda, biyolojik olarak bir insan gibi görünmek yeterli değildir, toplum tarafından konulmuş sözlü/sözsüz yasalara da uymak gerekir, ahlaki değerler artık onun için bir manâ taşımalıdır. Hatta, beklentilere uyduğu sürece bir insan, insan muamelesi görür de diyebiliriz (ki bunu özellikle Şarik'in durumunda şiddetle görürüz).

   Kitaptaki hipofiz değişimi olayının nasıl kullanılabileceğine kafa yordum. Haliyle aklıma savunma geldi... Bunun üzerine de Fringe'i ve Walter Bishop'ı anımsamadan edemedim (gerçi savunma sanayi teknolojilerine kalmadan, çılgın deneyler yapan bilim adamı denince akla Walter'ın gelmemesi biraz zor).

   Bir arkadaşım Kayıp Rıhtım Öykü Seçkisi'nin 100'ler Kulübü Kahramanları teması için Köpek Kalbi'ni esas alan bir öykü yazmıştı. Kitaptan evvel okumuştum öyküyü, haliyle unutmuşum... Şimdi tekrardan okuyunca daha bir beğendim. Sizin de okumanızı şiddetle tavsiye ederim, buradan ulaşabilirsiniz.

   Mustafa Yılmaz'ın çevirisi takdire şayan, ayrıca aydınlatıcı dipnotlar için de teşekkür etmek istiyorum.

   Yorumu burada bitirirken, bir yandan da kenarda duran bir diğer Bulgakov eseri Ölümcül Yumurtalar'a göz kırpıyorum...

Puan: 4

26 Kasım 2018 Pazartesi

Entelkitap'ın Günlüğü, Altı Yılını Sağ Salim Atlatmış Durumda!

   Geldik bir blog yılının daha sonuna. Gelenek olduğu üzere, her yılın yazı sayısını paylaşayım.

İlk yıl: 162
İkinci yıl: 164
Üçüncü yıl: 108
Dördüncü yıl: 45
Beşinci yıl: 23
Altıncı (bu) yıl: 32

   Nasrettin Hoca'ya sormuşlar, hoca hoca, ölen blog dirilir mi, hoca da demiş ya olursa... (şuan hocanın kemiklerini sızlattım sanırım). Blogu diriltmek istiyorum, gerçekten. Aslında bugüne kalmadan yayınlamayı düşündüğüm ve yazıp taslaklara attığım veya kenara kaydettiğim başka yazılar da vardı, düzenleyip yayınlamak nasip olmadı.

   Herkese sabır ve sıhhat diliyorum, güzel günlerde yeni yazılarla görüşmek umuduyla, hoşçakalın.

22 Kasım 2018 Perşembe

Tazecik Kitap Yorumu: Triffidlerin Günü - John Wyndham


   "Çarşamba olduğunu düşündüğünüz bir gün pazar gibi başlamışsa ciddi bir sorunla karşı karşıyasınız demektir."

    Bir iş gününde duyacağınız bütün o gürültüden uzak bir sabaha uyandığınızı hayal edin, ne motor kükremesi, ne korna, ne de bir yerlere yetişmek için oradan oraya koşuşan insanların adım sesleri. Sessizlik; ara sıra tereddütlü ayak sürüme sesleri ve çığlıklarla kesilen.

   Bill Masen, triffidler üzerine çalışan bir bilim adamıdır. Bir çeşit bitkidir bu triffid, hareket kabiliyeti olan, etçil bir bitki. İnsanları bile öldürebilecek kuvvette bir zehir üretir. Peki neden yine de insanoğlu bu triffid denen bitkiyi yaşatır? Ondan elde edeceği yağın ekonomik getirisi için elbette.

   Masen bir gün bu zehrin gözüne sıçraması üzerine hastaneye kaldırılır, başı da sargıya alınmıştır. Sargılarının açılmasından önceki gece radyolardan duyuru yapılır, gökyüzünde muazzam bir şölen vardır, daha önce böylesi parlak renkli ve ışık saçan bir meteor yağmuru görülmemiştir. Aslına bakarsanız, belki bir daha görülmeyecektir de... Çünkü ertesi gün, bu olaya tanık olan herkes kör olmuştur.

   Sargılarını korkarak açar Masen, ancak bu gözlerini yeniden açtığı dünya, kaçınılmaz bir yıkımın eşiğindeki bir dünyadır: Nüfusun %99'unu etkileyen bir körlük, dünya üzerindeki en zeki ve manipülatif varlık olan insanın bir bakıma elenmiş olması sebebiyle besin zincirinde bir üst basamağa geçen triffidler ve bir de etrafı kasıp kavuran bir salgın hastalık...

   Ana karakterimizle beraber şehri dolanırken, intihara kalkışan birçok insana da rastlarız; bu da kurgunun geçtiği dönemde, ülkelerin uzaydaki uydularına verecekleri tek bir komutla birbirlerini haritadan silebilecekleri tehditlerinin gırla döndüğü paranoya döneminin etkisi olsa gerektir. Öte yandan, yazarın kendi içinde yaşadığı dönem de esasında pek farklı değildir.

   Kitapta bu muazzam afete çeşitli yaklaşımları görme fırsatımız olur; görenlerin kaçıp medeniyeti sıfırdan inşa etme ideali veya görenlerin görmeyenlere liderlik ederek sistemi kurtarmaya çalışması gibi... Açıkçası, Triffidlerin Günü okuduğum en korkutucu ve ahlaki açıdan en çok ikilemde bırakan kıyamet senaryosuydu. Yazarın tüm durumları artıları ve eksilerini ele alarak yazışı ve herhangi bir seçeneği idealize etmeyişini takdir ettim.

   Kitapta aklımı başımdan alan noktalardan biri de karakterlerden birinin kadınlara güçsüzlük fikrinin kabullendirilmesi üzerine söyleviydi. Sırf o kısım için bile kitabı tavsiye edebilirim.

   Kitapla ilgili yorumları incelerken okurların Yürüyen Ölüler havası hissettiklerini yazdıklarını gördüm, özellikle de ilk sahneyle. İki kurgunun da hastanede gözlerini dehşet dolu bir dünyaya açan karakterlerle başlaması bunda etkili tabii, sokakta insanları yemek için dolanan varlıklar da haliyle. Ben ise bunu asıl Masen, küçük bir kız çocuğu olan Susan'la karşılaştığında hissetmiştim, Telltale'in oyununu hatırlayarak. Susan'a nasıl triffidlerle baş edeceğini öğretmesi, bir bakıma ona baba oluşu...

   Triffidlerin Günü'nü okurken hatırlanabilecek bir diğer eserse Saramago'nun Körlük'ü. Ancak Wyndham'ın senaryosunda, Körlük'teki gibi bir yozlaşma yaşanmıyor. Aslına bakarsanız, kitapta bir noktada gören-görmeyen oranları farklı olsa işlerin nasıl değişebileceğinden bahsediliyor. Bir de bence yozlaşmama sebeplerine sokaklarda kol gezen tehlikeleri ve dönemin paranoya havasını da katmak gerekli.

   Kitapta Percy Shelley'nin Ozymandias şiirinden bir alıntıya yer veriyor Wyndham. Sunuş kısmında "İnsanlığın kibrinin bir trajedisi," diyor Langford bu kitap için, şiirin bir yansıması ve kitabın da muhteşem bir özeti olarak.

   Kitabın kapak tasarımını maalesef beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Yıllar önce kitabın çıkacağı ilk duyrulduğunda şu linkteki ikinci tasarım kullanılmıştı. İçim kaldı diyebilirim. Kitabın cildi kaliteli, iç kapağını çok beğendim. Kitabın çevirisi Niran Elçi'ye ait ve her zamanki gibi muhteşem. Ayrıca tertemiz bir okuma da sunuluyor bizlere.

   Sanırım en sevdiğim yazarlar arasına bir yazar daha kattım. Wyndham'ın diğer eserlerini de okumayı muhakkak istiyorum.

Puan: 4,5

21 Kasım 2018 Çarşamba

Sıradakinden Alıntı

   "Bize bir şey olmaz" duygusu, yaşadığımız zaman ve mekânın felaketlerin ötesinde olduğu hissi, ırkımızın en direngen, en rahatlatıcı sanrılarından biri olmalıydı.

8 Kasım 2018 Perşembe

Kısa Kesmek İcap Ederse: Tepe, İnsomnia Café

   Karakarga Yayınları'ndan çıkmış iki çizgi romandan bahsedeceğim bu yazıda.

Tepe - Fırat Yaşa: Binlerce yıl önce Göbeklitepe'de geçen, insanla doğanın daha sıkı bir bağının bulunduğu (ki bunu hayvanlarla konuşma yeteneği olan insanların varlığına dayanarak söylüyorum) bir öykü bu. Bir yanda Gökbaba'ya inanıp onu tatmin etmek için ona kurban ardına kurban bağışlayan, ataerkil ve açıkçası biraz karikatürize bir kötülük gösteren topluluk var, bir yanda ölümden sonra ne olacağının bilinmez olduğunu düşünen, doğayla daha barışık ve anaerkil bir toplum.
   Hayvanlarla konuşma yeteneği olan ana karakterimiz Rat, insan topluluklarından uzak durmakta ve oradan oraya dolanmaktadır. Bu esnada Gökbaba için kurban edilmekten kaçan yavru bir geyikle karşılaşır. Yavru ile annesinin yolları kaçarken ayrılmıştır, Rat da ona geri dönüp annesini bulma çabasında yardımcı olur.
   Kitabın çizimleri oldukça güzel, renklendirme ise muazzam, Fırat Yaşa'yı tebrik ediyorum. Kitapta yer alan ve kurgunun özünü oluşturan Maya masalı da oldukça hoştu. Öte yandan olay örgüsü beni pek içine çekmedi maalesef, anaerkil ve ataerkil topluluk arasındaki çatışma da bence iyi işlenememişti, siyah-beyaz gibiydi karşıtlıkları. Mantıklı gelmiyor bu durum bana, üzgünüm. Puan: 3,5


İnsomnia Café - M. K. Perker: Peter Kolinsky özellikle eski basım ve kıymetli kitaplar üzerinde uzmanlaşmış bir kitap eksperidir, birtakım sorunlar sonucu işini bırakmış ve bir dağıtımcıda çalışmaya başlamıştır.
   Kolinsky geceleri uyuyamayaz, e haliyle de acıkır, ancak sokaktaki evsizin köpekleri yüzünden eve yemek söylemeyez, ve tüm bunların sonucunda dolanırken İnsomnia Café'yi keşfeder. Bu kafede Angela ile tanışır ve Angela ona ilginç bir dünyanın kapılarını açar. Sonra mı? Sonrası keşmekeş...
   Kitap önce sonu gösterip, sonra başa sarıyor. Ancak yine de o son insanı bir afallatıyor. Diyorum bu his nereden tanıdık geliyor... Minik bir spoiler uyarısı! Birçok okur da aynı afallamayı hissetmiş ve Alacakaranlık Kuşağı'na benzetmişler kitabı. Daha fazla katılamazdım.
   Kitabın çizimleri fena değil, ancak bayıldığımı da söyleyemeyeceğim. Kurgu için de aynı şekilde düşünüyorum. Algının tersine çevrilmesi kısmını ise başarılı buldum. Ah, bir de not düşeyim, Kolinsky'nin aylaklık ettiği sahnelerden birinde onu oynadığı kumandanın pillerini burnuna sokmuş olarak görmemiz bana kahkaha attırdı... Son olarak da kütüphane kısmı aklıma Stephen King'in Ur öyküsünü getirdi biraz. Puan: 3

3 Kasım 2018 Cumartesi

Tazecik Kitap Yorumu: Buzul Çağı - Nicolas de Crécy


   Dört bir yana uzanan buzların ortasında bir grup kaşifle başlıyor kitap. Ancak bu kaşiflerin tamamının insan olmayışı, yani birkaçının köpek ila domuz arası, bilinçli bir hayvan oluşu (hayvan diyerek hakaret mi etmiş oldum acaba?) kitabın fantastiğe kayacağının ilk ipuçlarını veriyor.

   Kaşifler, binlerce yıl süren bir buzul çağının ardından, eski dünyaya dair kalıntıları inceleyerek geçmişteki yaşama dair bir fikir edinmeye çalışıyor. Bir noktada da Louvre Müzesi karşılarına çıkıveriyor.

   Arkeologların unutulmuş bir kültüre karşı çıkarımları oldukça eğlenceli. Sıradakinden Alıntı'da paylaştığım üzere, binanın birinin yüzeyinde gördükleri grafitileri "dinsel gravürler" olarak değerlendiriyorlar misal. Müzedeki tabloların diziliş sıralarını değiştirip "kronolojik sıra"ya koyduklarını düşünerek bir hikâye uyduruyorlar veya. Bu noktada, bizim çağımızdaki insanların alfabeyi henüz keşfetmemiş, resimler aracılığıyla duygu ve düşüncelerini aktaran varlıklar olduğunu düşünmekten de geri kalmıyorlar... (gerçi daha bir dakika önce tablonun üstünde ressamın adını okuyup, sonrasında çevrede yazıya dair hiçbir kanıt görmediklerini söylemeleri çelişik). Onların bu varsayımları, bizim de binlerce yıl evvel yaşamış atalarımızın eserlerini doğru yorumlayıp yorumlamadığımızı düşündürüyor tabii.

   Fantastiğe kayma demiştik... Köpek kaşifimizin, ki adı Hulk, müzede bulduğu eserlerle konuşabildiğini görüyoruz. Müze sakinleri epey sevimliymiş, bunu da demeden geçemeyeceğim (kaşif grubumuz için bu pek söylenemez açıkçası). Kitabın sonunda da fantastiklik seviyesi zirve yapıyor ve perde iniyor.

    Kitabın çizimlerini ve özellikle de renklendirmesini beğendim. Eğlenceli bir kitaptı da. Kitapta yer alan eserlerle ilgili olarak kitabın sonuna konmuş olan ek de hoş bir dokunuş olmuş. Olumsuz noktalarına değinecek olursam da, işin fantastiğe kayışı tam kafamda oturmadı açıkçası. Bir de minik bir spoiler, karakterleri patır patır kaybetmek de tuhaftı.

Puan: 3,5

30 Ekim 2018 Salı

Hoşuma Yapışanlar

   Sparknote'ta edebi türleri şakayla karışık tek cümlede özetleyen bir listeye denk gelmiştim. Beğendiklerimden birkaçını aşağı bırakacağım (ve çevirmeye çalışacağım, hatam olursa düzeltiniz). Listenin tamamına ise buradan ulaşabilirsiniz.



Macera: Ateş yakmayı, basit bir barınak kurmayı ve karmaşık düğümler atmayı birdenbire biliveren, sıradan bir insansın.



Bildungsroman: Ziyadesiyle seninle ilgilenen İngilizce öğretmeninin vakitlice bir tavsiyesi sağolsun, hayatında bir dönüm noktasına ulaştın. 



Dram: İyi kalpli tek karakter korkunç bir şekilde ölür; bir metafordur bu. 



Epik şiir: Anlatacağın çok uzun bir öykü var, ama bu zırt pırt durup savaş hakkında alakasız kişisel anekdotlarını paylaşmana engel değil.



Fantastik: "Önceden sihir vardı, ama yüzyıllar evveldi bu," diye düşüncelere daldın tozlu bir pazar yerinde dolanırken.



Gizem: Kötü şeylerin neredeyse hiç yaşanmadığı ufak bir kasabada kötü bir şey yaşandı.



Romantik: Hoşlanılan adamın oldukça dikkate şayan, sıfata değer gözleri var ve ayrıca sırıtıp duruyor.



Bilimkurgu: Gezegeni robotlardan kurtardın, ama ne pahasına?



 Gerilim: Flaş disk kayıp, bir ceset bulundu ve kimse uygun suç mahalli protokolünü takip etmiyor.



Trajedi: Baban öldü - hoşlandığın kişi de, annen de, arkadaşların da, ve doğru düzgün tanımadığın birkaç kişi daha.

20 Ekim 2018 Cumartesi

Seçmeceler


   Geçen gün Nantucketlı Arthur Gordon Pym'in Öyküsü'nü okumaktaydım. Tam da gerilimli kısımlardan birindeyim, kitapta fırtına patlak vermiş, dışarıdan gelen gök gürültüsü ve yağmur sesiyle irkildim, bir an gerçek-hayal, zaman-mekân algım birbirine girdi... (sonra bir baktım oda arkadaşlarımla kimi yiyeceğiz diye kura çekiyoruz).

15 Ekim 2018 Pazartesi

Tazecik Kitap Yorumu: Limbo - Dan Watters & Caspar Wijngaard


   Limbo'yu, The Walking Dead'deki reklamlar sayesinde öğrendim. İlk sayısının çıkacağı duyruluyordu (TWD'nin eski bir sayısında olsam gerek, çünkü 2015'te yayınlanmaya başlamış Limbo).

   Çizgi romanın güzelim kapağına vuruldum ve konusuna bile bakmadan okunacaklara ekledim... Pişman değilim.

   Ana karakterimiz Clay, ne kim olduğunu ne de Dedande Şehri'nde kendini nasıl bulduğunu hatırlıyor. Kimliğini yeniden keşfedeceğini ve anılarını geri kazanacağını umarak şehirdeki büyüklü küçüklü tüm gizemleri çözmeye kendini adamış.

   Günlerden bir gün, şehrin mafyası Thumb'ın barında şarkı söyleyen bir kadın, görmemesi gereken bir şeye şahit olduğunu söyleyerek Clay'den yardım ister. Thumb ve adamlarını hipnotize olmuş bir biçimde, televizyonun önünde dans eden bir şamanı izlerken görmüştür. Dansın sonunda televizyon, şamanın yanındaki keçiyi yutar. Şaşkınlığına yenik düşen şarkıcı, kazara onlara yerini belli eder ve sonrasında Thumb'ın gözü üzerinden ayrılmaz.

   Clay bu tele-şaman mevzusunu öğrenmek ve Thumb'ın pis işlerini açığa çıkarmak üzere işe koyulur, ancak her şey git gide tuhaflaşır...

   Limbo, her sahnesinden ayrı bir ilginçlik fışkıran bir çizgi roman. İnsan yiyen canavar balıkçılar, şehirde fink atan ölüler ve iskeletler, yılan kusturan müzikler... Karakterler de oldukça dikkate değer. Clay'in arkadaşı Sandy, ölülerin ruhları için karışık kaset hazırlayıp onlarla iletişime geçen bir şifacı mesela. Tele-şaman ise kablolu ağın sunduğu imkanları görüp bundan en iyi şekilde yararlanan bir geleneğin temsilcisi -aynı zamanda, son zamanlarda gördüğüm en ilgi çekici karakter-.

   Kitaptaki televizyon-içi sahneler aklımı başımdan aldı. Bunlardan birini Sıradakinden Alıntı'da paylaşmıştım. Bu sahnede tele-şamanın tipiyle ilgili olarak bir not düşmek istiyorum. Bunun, Max Headroom programına gönderme olduğunu biraz araştırdıktan sonra öğrendim. Ekranlar vasıtasıyla herkesi gözetleyebilen ve onlara ulaşabilen tele-şamanla, televizyonların insanları geri izlediği -Zeki Müren de bizi görecek mi :P- bir distopik dünyayı anlatan bu program esasında büyük bir paralellik gösteriyor. Ancak şunu belirtmeliyim ki tüm bu çıkarımları okuduğum şu yazıya dayanarak yapıyorum. Program konu itibariyle epey ilgimi çekse de izlemeye katlanamadım.

   Kitapta bayıldığım bir diğer şey ise sayı sonlarında yer verilen resimler. Kimi sanatsal bir poster, kimi bilindik bir oyuncağın kitabın kurgusuna uyarlanmış parodisi. Ayrıca her sayının sonunda, sonraki sayıdan bir cümlelik alıntı yer almakta.


   Limbo'nun dikkatimi ilk olarak kapağıyla çektiğini yazmıştım, o halde sayıların kapaklarını koymamak olmaz. İçi de aşağı kalır değil, hem ayrıntılarla bezeli çizimler hem ışık saçan renklendirmeler tek kelimeyle muazzam. 

   Kitabın sonuyla ilgili de değinmek istediğim bir iki nokta var, hemen uyarımızı da koyalım, kitabı okumadıysanız sonraki paragrafa geçiniz. AĞIR SPOILER! Her şeyin başa saracağının karakterler arası konuşmalardan öte hem televizyonda geri sar ibaresinin çıkışı, hem son sayının son cümlesinin "çubukta kertenkele" oluşu, hem de ilk sayıda "sanki tekrar tekrar aynı şeyleri yapıyorum, döngüye takılmış bir kaset gibi" denişi ayrıntılara verilen önem açısından bir kez daha başımı döndürdü. Thumb'ın (Başparmak) kötülüğü kontrolü altında tutup tüm şehre yayılmasını engelleyerek şehri ayakta tutuşu, aynı zamanda Clay'in başparmağının da onu hayata bağlayan tek şey oluşu ve Thumb'ı ortadan kaldırmasının hem kendisinin hem de bir bakıma şehrin sonunu getirişi oldukça iyi bir bağlantıydı -zarar verirsen zarar görürsün-. SPOILER SONU.

   Hep övdüm, biraz da olumsuz yanlarından bahsedeyim. Limbo, kült bile olabilecek bir eserken karakterlere yeterince yoğunlaşmayışı ve Dedande Şehri'nin de ayrıntısına fazla girmeyişi sebebiyle potansiyelini tam değerlendiremiyor. Şehirde "neden" ve "nasıl" diye sorabileceğiniz birçok şey gerçekleşiyor, bunların cevabını alamamak beni üzüyor açıkçası. Minik bir spoiler. Misal bilinçaltıyla ilişkilendirilse fena mı olurdu?

   Eğer yaşam ve ölüm, sanal ve gerçek arasında arafta kalmış, muhteşem görsellikte bir eser okumak isterseniz, tavsiye edeceğim bir kitap olur Limbo. Dilerim ki Türkçeye de çevrilir.

Puan: 4,5

28 Eylül 2018 Cuma

Sıradakinden Alıntı

 
   "Kanallar arasında dolaşmak, yeni varoluş düzlemlerine erişimi mümkün kılar. Önceden böylesine bir astral seyahat, saatlerce meditasyon gerektirirdi; şimdiyse kumandanın bir tuşuna basarak dünyalar arasında g-g-gezinebiliyoruz."


21 Eylül 2018 Cuma

Tazecik Kitap Yorumu: Hayaletin İntikamı - Joseph Delaney


   Serinin ilk kitabı Hayaletin Çırağı'nın yorumu burada.

   Serinin ikinci kitabı Hayaletin Laneti'nin yorumu burada.

   Serinin üçüncü kitabı Hayaletin Sırrı'nın yorumu burada.

   Serinin dördüncü kitabı Hayaletin Savaşı'nın yorumu burada.

   Serinin beşinci kitabı Hayaletin Hatası'nın yorumu burada.

   Serinin altıncı kitabı Hayaletin Kurbanı'nın yorumu burada.

   Serinin yedinci kitabı Hayaletin Kabusu'nun yorumu burada.

   Serinin sekizinci kitabı Hayaletin Kaderi'nin yorumu burada.

   Serinin dokuzuncu kitabı Benim Adım Grimalkin'in yorumu burada.

   Serinin onuncu kitabı Hayaletin Kanı'nın yorumu burada.

   Serinin on birinci kitabı Benim Adım Slither'in yorumu burada.

   Serinin on ikinci kitabı Benim Adım Alice'in yorumu burada.

   Çocuktum, ufacıktım; Hayaletin Çırağı'nı okudum, acıktım. Çocukken gerçekten ufacık oluşum bir yana, iştahım hiç yerinde değildi, onu geçelim. Bu seriye on yaşında bir veletken başlamıştım, şimdi oldum yirmi yaşında bir velet. İlk okuduğumda nasıl da büyülenmiştim kitaptan, kiler sahnesi hele, nasıl da almıştı aklımı başımdan.

   O zamanlar serinin henüz sadece iki kitabı vardı. İlkini kütüphaneden okumuştum, ikincisi orada yoktu. Zor zamanlardı :P

   Yaşım on iki-on üç iken sınıfta bir arkadaşımın daha seriyi okuduğunu öğrendim. Üçüncü kitap da çıkmıştı, bana ödünç verebileceğini söylemişti. Sevinçten havalara uçmuştum. Ardı ardına okudum üç kitabı, yine muazzamdı.

   Aradan yıllar geçti, lise ikide seriyi baştan okumaya karar verdim, o zaman da onuncu kitap çıkmıştı. Eh, "kaç yaşına geldin bunu mu okuyorsun hehehe" sataşmaları altında bugüne kadar geldim. Son kitaba kadar. Ve çocukluğumun serisi bu noktada bitiyor.

   On yıl gibi uzun bir süreyi karakterleri bilerek, olayları onlarla yaşayarak geçirmek insanı serinin sonuna dair epey bir beklentiye de sokuyor. Peki bu beklentiler karşılanıyor mu?

   İçimdeki her şeyi dökebilmek adına en ağır spoilerla dalacağım, büyük ihtimalle de spoilersız pek bir şey yazamayacağım. O yüzden eğer bu kitabı okumadıysanız sadece genel değerlendirme barındıracak olan son paragrafa geçmenizi tavsiye ederim, bunun haricindeki diğer tüm paragraflar okuma zevkinizi ciddi bir biçimde baltalayacak bilgiler içerecek.

   Önceki kitabın sonunda Alice'in Karanlık'a boşuna gittiğini öğrenmiştik. Grimalkin Doomdryte'ı bulmuştu ve Alice'in gücünün bu kitaptaki büyüyü hatasız gerçekleştirebilmeye yeteceğini düşünüyordu. Bu büyünün vereceği kudretle değil Şeytan, kimse karşılarında duramazdı. Ancak bilin bakalım ne oldu...

   Alice karanlığa geçti.

   Karanlığa geçmesi yetmedi, bilmem kaç yüz yıl yaşındaki hiç yoktan çıkıveren kara büyücünün birine aşık oldu, büyücü de ona (bu arada Alice 16 yaşında. alo 183? bir istismar vakası bildirmek istiyorum)... Tom n'olacak ha, TOM N'OLACAK. Söyleyeyim ne olacağını, sap gibi kalacak zavallım. Bu noktada sinirlerim o kadar bozuldu ki esasında bir günde bitebilecek bir kitapken birkaç gün ara vererek bu muazzam hayal kırıklığı ve ihanete uğramışlık duygularımın geçmesini bekledim. Geçmedi, ancak en azından kitabı okuyabileceğim bir seviyeye düştü.

   Şimdi, bu denli tepki vermenin ne anlamı var diyebilirsiniz. Ancak yazının başında bahsettiğim üzere, çocukluğumdan beri bu seriyi okuyorum. İlk kitaptan beri Tom ve Alice arasında hep bir şey oldu olacak havası var, kaldı ki birbirlerine ne denli değer verdikleri de hissettiriliyor sürekli. On yıldır son kitapta mutlu mesut bir arada olacaklarını sanarak seriye devam ettim. Hayalet'in öleceğini tahmin etmiştim, ama yüreğime taş basmıştım, en azından Tom ile Alice huzurlu, güzel bir dünyada yaşar demiştim. Yanılmışım, vah ki ne yanılmışım.

   Tek yanılışım bu değil. O da Hayalet hakkında.

   Diyordum ki, büyük bir savaş olur, Hayalet orada kahramanca can verir. Hatta Lacrimosa'yı açarım o sahnede, unutulmaz yaparım bunu. Hayaletin Kaderi'nin sonundaki Hayalet'in konuşmasını hatırlayın. Ne kadar çarpıcıydı. Bundan bile müthiş bir son sahnesi olabilirdi. Ancak ne oldu biliyor musunuz?

   Tom, birkaç paragrafta Hayalet'i savaşın başında görüşünden bahsetti, ve sonra dedi ki, bu benim onu son görüşümdü. Az sonrasındaysa, Hayalet'in cesedinin üzerine basıp geçti...

   O son görüşünde, Hayalet yine kendisiydi, muazzam bir cesaret ve irade timsali, ancak birkaç paragrafta bitirilecek adam mıydı o, ha? Kalbim parçalandı be.

   Belki de Delaney "Savaş böyle bir şeydir evlat, bir an canlısındır, bir an ölü; bazen öylesi muazzam son anlar yoktur." demek istedi. Ama ayıptır yaptığın Delaney amca. Koskoca adamı harcamışsın gibi hissediyorum. Son görüş sahnesi daha ayrıntılı olamaz mıydı? Tom'un duygu patlaması yaşamasını beklerdim, nitekim adam sadece onun ustası değil, bir bakıma babasıydı da. Savaş donukluğu diyelim cesedini gördüğündeki haline. Peki ya savaş sonrası? O da yeterince duygulu bir sahne değildi. Kaldı ki, Hayalet'in mezarının altına bir daha savaşmayacağını umarak kılıcını koyuşu ve Grimalkin'in o kılıcın oradan çıkacağını bilerek bakışı çok can sıkıcıydı. Yani adamın öldüğü yetmedi, arkasından yeterince üzülünmediği yetmedi, bir de ileride mezarını açacaklar demek oluyor bu...

   Şeytan'ın yok edilişine gelelim. Önceki kitaplarda Şeytan'ın başını gövdesinden ayırma olayı bile ne kadar büyüktü, ne kadar çok çaba ve planlama gerektirmişti. Bu kitapta beş dakikada öldürüverdi Tom Şeytan'ı. Durum böyle olunca, kitabın başındaki kehanetin Şeytan'ı kast etmediğini düşündüm, belki de en başından beri kehanette belirtilen "dünyayı tehdit eden şeytan" ifadesindeki şeytan özel isim değildi, ancak Benim Adım Slither'de öğrendiğimiz, Kobalosların doğacak olan emici tanrısıydı. Kaldı ki Alice, Şeytan'ın yok edilmesini engellemeye çalışıyor ve Tom'un karşı safında yer alıyordu. Gerekçesi de Şeytan'ın onlara zararı dokunduğu, ama Kobalosların tanrısına karşı yine de onları koruyacağıydı (başka bir deyişle, kendi insanlarıma sadece ben zulmederim, sen kimsin). Şeytan'ın yokluğunda bu yeni tanrı, tüm dünyayı mahvedecek bir güce sahip olacaktı. (Bu noktada Allah akıl fikir versin Alice, demek istiyorum. Şeytan dirildiği an sizi parçalamayacak mı? Bu yetmeyecek, ebedi ruhlarınıza işkence etmeyecek mi? Sen karanlığa geçtiğinden affedilebilirsin, ama Tom? Sonsuz kış ve karanlıkta ölecek olan onca masum insan?)

   Şeytan'ın yok edilmesi ve ufukta tüm dünyayı tehdit edecek bir tanrının bulunuşu ne demekti? Bu kitap serinin son kitabı olsa da Delaney'nin burada noktayı koymayacağı anlamına geliyordu. Koymamış da zaten, Starblade Chronicles adında devam serisi yazmış, yani Yıldız Bıçağı. Bildiniz, Hayalet'in mezarı altındaki bıçak.

   Hikayenin burada sonlanmadığını gösteren diğer şeylere bakalım:

- Tom ile Alice'in pekala beraber olabilecek olması. Tom'un annesi ilk lamia cadısı değil miydi? Yüzlerce masum insan öldürmüş, yine de sevginin gücü sayesinde iyi tarafa geçmişti. Alice bunu yapamaz mıydı? Yapardı. Ancak, eğer Kobalos tanrısı doğacaksa seride güçleri eşitleyecek bir karaktere ihtiyaç vardı ve ta-daa, karşınızda kötü büyücü Lucrasta. Eğer Alice Karanlık'a geçmeseydi bu muazzam güce sahip büyücü hayatta Tom'la işbirliği yapmazdı. Tahminim devam serisinde Lucrasta'nın ölüp yazarın Alice'i Tom'a yamaması. Ama açıkçası o kadar kalp kırıcı laflarından ve davranışlarından sonra Alice'i daha az önemseyemezdim. Bu arada, Hayalet ilk kitaptan beri "sivri burunlu ayakkabılı kızlardan uzak dur" deyip duruyordu Tom'a. Neden haklı çıktın ki dedecim...

- Hayaletin Laneti'nde Tibb'in kehaneti. Alice'in Tom'u seveceği, ona ihanet edeceği ve sonunda onun için öleceği üzerine. Eh, Hayalet hakkında yapılan kehanet gerçekleşmedi, ancak üçte ikisi gerçekleşmiş bu kehanetin kalan kısmının gerçekleşeceğini düşünüyorum. Ancak Alice ölse de bir biçimde dirilir, ne bileyim, önceki kitaptan kullanılmamış Pan kartını kullanır misal.

- Kehanetin bu on üçüncü kitapla birlikte aslında tam anlamıyla gerçekleşmiş olmaması.

- Tom'un gelecek görüsünde yeni bir çırağa sahip olacağını öğrenmesi. Bu arada çırağımız kız. Herhalde Eyalet'te şimdiye kadar kızlara ev hanımlığı yaptırmaktan kimse yedinci kızın yedinci kızını bir Hayalet'e çırak olarak vermeye yeltenmemiştir. Yeltenen olmuşsa da kabul eden Hayalet çıkmış mıdır, meçhul...

- Kitabın başlarında Hayalet'in Tom'a çözülememiş bir vakadan bahsedişi. Zaten ilk olarak aklımda alarm çaldıran olay bu oldu, seri bitiyor, neden yeni bir kurguya giriş yapılsın diye.

- Tom'daki kahraman kılıçların kabzalarının emici şeklinde oluşu, ki doğacak olan tanrı da bir emici suretinde olacak. Bu kılıçlar bir sonraki savaşta kritik önem taşımayacak olsa veya geleceğe yönelik ipucu vermese, neden Tom ısrarla her seferinde kabzanın şekline dikkat çeksin.

   İki şeyden daha bahsedip bitireceğim.

   İlki, Grimalkin'in dizinde gümüş bir pinle yaşayacak oluşu, ki gümüş cadıların canından can alan bir şey, bana Tom'un içinde hep Alice'i kaybının acısıyla yaşayacak olmasına nazaranmış gibi geldi.

   İkincisi de, Tom ile Hayalet Wardstone'a gidip kehaneti okuduklarında ve Hayalet taşın özelliklerini anlattığında, bunlardan çıkarımla belki de savaş yapılırken geçmişe gideceklerini ve savaş bitiminde de yine bir zaman atlaması yaşayıp günümüze döneceklerini düşündüm. Kehanetin, aslında bir döngünün dile getirilişi gibi olduğunu düşünmüştüm yani; ne de olsa taşın üstündeki bu yazının ne zamana ait olduğu bilinmiyor ve kehanet geçmiş zaman kipiyle yazılmış. Sanırım fazla uçmuşum.

   Özetle, esasında sürükleyici bir kitaptı ve serinin son kitabı olmasa epey güzel bulabilirdim de. Ancak bir "son" kitabı olarak hiç iyi değil. Devam serisi yazmak adına atılan adımlar kitabı sinir bozucu yapıyor. Bu sebeple kendi adıma, kitabın sonunu kafamda değiştireceğim ve Tom ile Hayalet'i batı bahçesinde oturup güneşin doğuşunu izlerken hayal edeceğim. Çok mu duygusal oldu? Bu kitabın sonundan iyidir... Yine de, böylesi güzel bir seri için çok teşekkür ediyorum sayın Delaney. Her kitap ayrı bir maceraydı, kimileri epey sürükleyici ve orijinaldi. Devam serine de bakmayı düşünüyorum, ama bu kitaptaki kimi seçimlerin dolayısıyla sana kırgınım.

   Edit:
   Serinin on dördüncü kitabı Hayaletin Cadıları'nın yorumu burada.

Puan: 4

19 Eylül 2018 Çarşamba

Sıradakinden Alıntı

   Grimalkin sanki zihnimi okumuş gibi gülümsedi. "Asla dış görünüşe göre değer biçme," diye uyardı. "Bu kılıç pek hoş görünmeyebilir, fakat savaş hoşlukla ilgili bir şey değildir. Süsler çoğu zaman o bıçağı yaratan kişinin zevkini yansıtır. Bense işlevselliği yeğlerim."

18 Eylül 2018 Salı

Tazecik Kitap Yorumu: Benim Adım Alice - Joseph Delaney


   Serinin ilk kitabı Hayaletin Çırağı'nın yorumu burada.

   Serinin ikinci kitabı Hayaletin Laneti'nin yorumu burada.

   Serinin üçüncü kitabı Hayaletin Sırrı'nın yorumu burada.

   Serinin dördüncü kitabı Hayaletin Savaşı'nın yorumu burada.

   Serinin beşinci kitabı Hayaletin Hatası'nın yorumu burada.

   Serinin altıncı kitabı Hayaletin Kurbanı'nın yorumu burada.

   Serinin yedinci kitabı Hayaletin Kabusu'nun yorumu burada.

   Serinin sekizinci kitabı Hayaletin Kaderi'nin yorumu burada.

   Serinin dokuzuncu kitabı Benim Adım Grimalkin'in yorumu burada.

   Serinin onuncu kitabı Hayaletin Kanı'nın yorumu burada.

   Serinin on birinci kitabı Benim Adım Slither'in yorumu burada.

   Bir önceki kitabın yorumuna bakıyorum da ne kadar safmışım. Alice'in macerası varken Slither'i ne yapayım demişim, bu kitabın anlatıcısının Alice oluşuna sevinmişim vs. vs...

   Bu kitapla beraber gördüm ki Joseph Delaney serinin "Benim Adım" ile başlayan kitaplarını seri on üç kitaba ulaşsın diye yazmış. Tematik bir sayı oluşunu anlıyorum, ancak gerek var mıydı, yoktu. Serinin diğer kitaplarına yedirilebilirdi bu üç kitaptaki olaylar.

   Alice, Şeytan'ı yok etme ayininde kullanılacak Keder Bıçağı'nı bulmak üzere Karanlık'a gidiyor bu kitapta. Önceki kitaplardan bildiğimiz üzere Karanlık epey tekinsiz bir yer, daha doğrusu tekinsiz kelimesinin yetersiz kalacağı bir kötülük yuvası.

   Böylesi korkunç bir alemde Alice'in kendini koruması için büyü gücüne başvurması kaçınılmaz, kaldı ki kendisi de iki cümlesinde bir bize bunu hatırlatıp duruyor (büyü kullandıkça karanlığa yaklaşıyorum, kullanmamam lazım, hişt kime diyorum, alo, kullanmamalıyım diyorum, hiç takmıyorsunuz?!). Ancak tekrarı bununla sınırlı kalmıyor. Lizzie'nin ona verdiği eğitimle ilgili aynı anekdotları döndür dolaş anlatıyor (Lizzie bana işleri hep ayrıntısıyla öğretirdi ama bunu öğretmedi, bunu da, hele ki şunu). Peşinde olması muhtemel olan ecinniyi unutmamıza izin vermiyor (ecinni peşimizde diyorum, hadi gerilsenize biraz, ayıp oluyor ama). Zamanın bu dünyada farklı geçtiğini, bu sebeple hızlı hareket edip kılıcı bir an önce bulması gerektiğini söylüyor, ancak tekrara başvurmayı herhalde zaman kaybı olarak görmüyor. Hof, yazarken içim sıkıldı. Kitap seri bazında bir doldurma kitabı olmasının yanında, kendi içinde de tekrarlarla dolu.

   Önceki kitaplarda Karanlık'a gönderilmiş yaratıklar ve cadılarla da karşılaşıyoruz, bu da kitaba az buçuk okunurluk katıyor, bunu sevdim diyebilirim.

   Kitabın asıl olayı, Alice'in tanrıların ve çeşitli yaratıkların/ecinnilerin bölgelerinden geçip Şeytan'ınkini bulması. Bölgeler arasındaki kapıyı bulmak ise zor. Kapının bulunmasını sağlayan bir ayrıntı var, ancak baskı hatası sebebiyle bu ayrıntının ilk anlatıldığı bölüm yok. Kitabın bir bölümü neredeyse tamamen eksik, bu da yaklaşık beş on sayfa ediyor. Çok üzücü, umarım sonraki baskılarda düzeltilir.

   Karanlık'taki bölgeleri epey ilgi çekici buldum, ancak kitabın çoğu Alice'in geçmişe dönüş niteliğindeki anlatılarından ibaret, bu sebeple o anki durumdan çok geçmişi okuyoruz denebilir.

   Bir de Karanlık'ın yaratıklarının etrafında fink attığı bir bazilika mevcut, burada iki çan arasında herkesin birbirini öldürmesi tabir-i caizse "caiz" oluyor (aniden hiçlikten bir Purge belirir). Anlam veremedim, Purge'ün bu seride işi ne :D (o da ne, yoksa ortak bölüm mü?) Neden beş dakikalık bir heyecan katıyorlar bu ortama?

   Ne cıvıdım arkadaş. Çok doluyum. Son birkaç şeye daha değinip, umuyorum ki daha da beter cıvımadan bu yorumu bitireceğim.

   AĞIR SPOILER! Kitabın başlarında tahminim Alice'in büyü gücünü kullana kullana Karanlık'a geçeceği ve bir bakıma orada hapsolup bizim dünyamıza geri dönemeyeceğiydi. Pan'la yaptığı anlaşma sonucu büyük bir fedakarlık karşılığında dönebilecekti, ancak bu fedakarlık ayinde kendisini kurban etmesine bir şekilde engel olacaktı. Böyle olmadı, kitaptan zevk alabilmem için böyle olması da şart değildi, ama o son neydi öyle? Kız kaç aydır Karanlık'ta dönsün dolansın, geri döndüğünde Grimalkin ona desin ki, yaa, ben başka bir çözüm buldum, gitmesen de olurdu aslında. Ne kadar sinir bozucu... Kaldı ki bir bakıma da bu kitabın ne kadar gereksiz olduğunun yazarın ağzından itirafı. SPOILER BİTTİ.

   Kaldı geriye bir kitap. Onunla birlikte Wardstone Günlükleri'ne veda etmiş oluyoruz. Önceki yorumlardan birinde son kitapta kimin öleceğine yönelik bir tahminde bulunmuştum, o sebeple kendimi hazırladım. Ama yine de gardımı alayım. Çocukluğumda başladığım seri bitiyor, hey gidi.

   Edit:
   Serinin on üçüncü kitabı Hayaletin İntikamı'nın yorumu burada.
   Serinin on dördüncü kitabı Hayaletin Cadıları'nın yorumu burada.

Puan: 3

13 Eylül 2018 Perşembe

Leyleğin Getirdiği

   Bir arkadaşım için hediye alacaktım, e kargo bedava gelsin madem, diyerek birkaç kitap da kendime aldım. İlk defa da Eganba'dan alışveriş yapmış oldum.


Buzul Çağı - Nicolas de Crécy: Buzul çağının ardından arkeologlar, atalarının izlerini araştırmak üzere yolculuğa çıkmışlardır. Aldıklarımdan ilk okuduğum bu oldu, yakında yorumunu da yazarım diye umuyorum. Edit: Yorum!

İnsomnia Café - M. K. Perker: Daha önce hiç Perker'den bir eser okumadım, bu güzel bir başlangıç olabilir gibi geldi. İçinde insomnianın adının geçişi bile benim için yeterli. (bir kitabı okumak için çok mu basit bir şart acaba :P) Edit: Yorum!

Popüler Kült - Ezgi Aksoy: Özellikle korku sinemasında kemikleşmiş kimi temaların kökeninden bahseden bir kitap. En azından bildiğim kadarıyla öyle. Ancak konu sayısı ve sayfa sayısı açısından düşününce pek de derinlikli bilgi sağlayabileceğini sanmıyorum, olsun.

18 Ağustos 2018 Cumartesi

Kitap Heberleri

   Asırlardır bu bölüme yazmadım, ama bu haberi pas geçemem...

   George Saunders ile Shaun Tan'ın yeni kitapları çıkıyor! İkisini de pek bir severim, haliyle de pek bir heyecanlandım. Ah, bir de Cağaloğlu Tudem açık olaydı.... Zaman içinde ya Beşiktaş'takine ya da Kadıköy'dekine dadanacağım sanırım.


   Saunders'ın kitabı "Frip'in Aşırı Israrcı Pırtlakları", çocuk edebiyatına giriyor. Hakkında daha fazla bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.



   Shaun Tan'ın kitabı "Ağustosböceği" ise en basit tabiriyle çalışma hayatı üzerine. Bu kitap için de sizi buraya yönlendireyim.

   İki linkten de kitapların "tadımlık"larına ulaşabilirsiniz.

17 Ağustos 2018 Cuma

Tazecik Kitap Yorumu: İşte İnsan - Michael Moorcock


   İşte İnsan, kaybolmuş ve arayışta bir genç olan Karl Glouger'in zaman makinesiyle milattan sonra 29 yılına; Hz. İsa'nın son aylarına ve çarmıha gerilişine şahit olmaya gidişini anlatıyor. Bu olaylara tanık olarak, en azından aklındaki bazı sorulara cevap bulabileceğine inanıyor.

   Kurguda Karl'ın kendi yaşadığı dönem ile zaman makinesiyle vardığı dönem arasında sık sık geçişler yapılıyor. Bu geçişler, Karl'ın iç dünyasını anlamaya bir olanak sağlıyor.

   Açıkçası, kitabın arka kapağını okuduğumda bilim kurgu soslu bir Hesse eseri okuyacağımı sanmıştım, ancak yanılmışım. Öte yandan, güzel bir yanılgıydı bu. Tarihe şahit olmak amacıyla zaman yolculuğu yapılışı da Connie Willis'in Kıyamet Kitabı'nı hatırlattı.

   Kitapta üzerine düşünülebilecek ilgi çekici noktalara değinilmiş. Ancak bazı yerlerde sorgulamaların biraz sert bir dille yapılması sebebiyle dini hassasiyeti olan okurların belki rahatsız olabileceğini düşünüyorum.

   Kitaptan birkaç alıntı verip bunlar üzerine birkaç şey yazmak istiyorum.

   "Monica. İçimde bir şey eksik..."
   "Ne tür bir eksiklik?"
   "Yani; belki bir eksikliğin eksikliğidir, bilmem anlatabiliyor muyum?"

   "Eksikliğin eksikliği" tabirinin aslında birçok insan için geçerli olan bir sıkıntı olduğunu düşünüyorum. Her şeyin görünürde tastamam olmasına karşın, insanın huzura varamaması, bir tür arayış içinde oluşu ve bunun sebebini bilmeyişi... Eğer açıklanabilir bir sebep olsaydı, en azından ortada bir gerekçe olması sebebiyle daha rahat hissedilebilirdi belki. Bu arayışın sebebi olarak söylenebilecek şeyler de mevcut, insan olmanın özüyle ilgili misal; kimliğini keşfetme, merak, öğrenme arzusu...
***

   "Korku olmadan din hayatta kalamaz."

    Korku olmadan dinin hayatta kalamayacağına katılsam da, sadece korkunun bir dini yaşatmak için yeterli olacağına inanmıyorum; bir teselliye, vaade de ihtiyaç vardır dinin sürdürülebilmesi için. Dünyadaki zorlukların verdiği korku, yüce bir güce sığınma ihtiyacı doğurabilir ancak zorlukların ortadan kalkışı, dinin terk edilmesine sebep olabilir. Bu durumda da inanılan gücün muhtemel gazabından kaynaklanan korku ve o gücün vaatleri, kişinin dinden çıkmasına engel olabilir.

***

   "İnsanlar ihtiyaç duyduğu zaman akla hayale gelmeyecek başlangıçlara sahip büyük bir din yaratabilirler."

   "Fikir mi önce gelir, gerçeklik mi?" tartışmasında geçen bu kısım, bence de Karl'ın dediği gibi "fikir önce gelir" savını desteklemekte. Kaldı ki tüm dünyaya tanıtılmış/kabul ettirilmiş çeşitli kavramlar veya düşünce akımları da aynı bağlamda düşünülebilir.
***

   Kitabın kapak tasarımına bayıldım, Ozan Korkut'un ellerine sağlık. AĞIR SPOILER! Kiliselerdeki vitrayları temsil eden bir tasarım, ancak çerçevenin bir nevi imkansız şekil oluşturarak zaman yolculuğunun yol açtığı paradoksa işaret edişi; elinde İsa maskesi bulunduran İsa, Karl'ın İsa personasıyla bütünleşmesi... Hay Allah'ım, aklıma Scooby Doo'yu da getirmiyor değil (nasıl nöron bağlantıları bunlar). Tüm kitap boyunca Karl'ın arayışına ortak olup en sonunda İsa maskesini kaldırıp altında yine Karl'ı buluşumuz... SPOILER BİTTİ.

   Kitap, önceden Phoenix Yayınları'ndan çıkmıştı, ancak "İşte O Adam" adıyla. Kitabı biraz inceleme fırsatım oldu kitapçıda. İsim farkı nereden kaynaklanıyor diyecek olursanız, Yuhanna İncili'nde İsa'nın başında dikenli taçla dışarı çıktığı an, Pilatus'un "İşte o adam!" dediği yazıyor. Bu açıdan bakıldığında Phoenix'in isim tercihini daha doğru buldum.

   Phoenix baskısında, İthaki'den farklı olarak yazarın Türkçe baskısı için yazmış olduğu ön söz, İsa ve Jung hakkında notlar ve bir de yine yazarın elinden çıkma, uzunca bir not yer almakta. Elzem olmamakla beraber okunabilir. Son olarak da, İthaki çevirisini daha çok beğendim, Barış Tanyeri'ne teşekkürlerimi sunuyorum. 

Puan: 4

12 Ağustos 2018 Pazar

Sıradakinden Alıntı

   Gerard'layken ciddi, istekli, zekiydi.

   Johnny'leyken üstün, alaycıydı.

   Bazılarının yanında sessizdi. Bazılarının yanında ise gürültücü. Aptallarlayken aptal olmaktan memnundu. Hayran olduğu kişilerleyken zekice konuşabildiği zaman mutlu oluyordu.

   "Neden tüm insanlara karşı tüm şeyler oluyorum, Gerard? Kim olduğumdan emin değilim. Bu insanlardan hangisiyim ben, Gerard? Benim neyim var?"

   "Belki de insanları memnun etme konusunda fazla isteklisindir Karl."

2 Ağustos 2018 Perşembe

Tazecik Kitap Yorumu: Gökteki Göz - Philip K. Dick


   Gökteki Göz, Philip K. Dick'ten okuduğum yedinci roman. Önceki altı romanın yorumuna blogta yer vermedim, çünkü kitaplardan nasıl bahsedebileceğime dair pek bir fikrim yoktu. Az bahsetsem yorum olmayacak tam, çok bahsetsem heyecanı kaçacak... Ama sanırım sonunda bir karara vardım.

   PKD romanlarını üç farklı spoiler seviyesinde anlatmayı düşünüyorum:
- İlk seviyede en fazla arka kapak yazısı kadar bahsedeceğim kitabın konusundan, hatta belki daha da az. Çünkü PKD kitaplarına konuyu bilmeden dalış yapmak, karakterlerle birlikte o evreni keşfetmek gibisi yoktur bence. Bunda spoiler uyarısı da koymayacağım, zaten blogtaki diğer kitap yorumlarına denk gibi olacak.
- İkinci seviyede, eğer önceki seviyede arka kapak yazısını kapsayacak kadar yazmamışsam, onu kapsayacak ve meraklısı için de belki biraz geçecek şekilde yazacağım. Başına hafif spoiler uyarısı düşeceğim.
- Üçüncü seviyeyse, kitabı okumuş olanlara hitap edecek, kurguda aklıma takılan noktaları ve varsayımlarımı içerecek. Başına ağır spoiler uyarısı düşeceğim.
   (Bu kısmı tüm PKD roman yorumlarına kopyala-yapıştır yapacağım. Bir dahakinde pas geçersiniz efenim, keyifli okumalar diliyorum.)

  Belmont Bevatronu'nun Proton Işın Saptırıcısı'nda gerçekleşen bir kaza sonucu, ziyarete gelmiş bir grup insan ve mihmandarlarının bulunduğu gözlem platformu kül olur. İyi bir yükseklikten yere düşüşleri ve molozların da üzerlerine düşmesi yetmezmiş gibi, yüksek oranda radyasyona maruz kalırlar.

   Kurtarılıp hastaneye götürülürler, kimisi çabucak yaraları sarılıp taburcu edilirken, kimilerinin durumu daha ciddidir. Ancak hepsi kısa sürede çeşitli tuhaflıklar fark ederler, bu kazadan uyandıkları "her zamanki" evren midir? Peki, gerçek nedir ve subjektif olabilir mi; algıdaki farklılığa göre gerçekliğin dokusu değişebilir mi?

   Hafif spoiler! Kitabın adı olan "Gökteki Göz", bu bir grup insandan birinin zihnindeki evreni temel alıyor (solipsizm temelli bir kurgu diyebiliriz o halde). Çılgın bir teolojik yapı; rastgele kabul edilen dualar, olur olmadık şeylerde görünen mucizeler ve gazaplar, ayrıca daha neler neler... Diğer evrenlerin çılgınlığı da bundan aşağı kalmıyor.

   Yine hafif bir spoiler. Hangi karakterin bilinci açıksa, diğerleri onun evrenine hapsoluyor. Bunu başka bir biçimde yorumlarsak, bu bilinci açık olan karakter aslında bir rüya görüyor denebilir, kendi algıladığı dünyayı yansıtan ve kendisinin de o dünya üzerinde sonsuz bir kontrol sahibi olduğu (tabii bunun farkındaysa), yani bir bakıma tanrısı olduğu bir rüya (bu noktada da idealizme kayıyor denebilir). O halde Deep Dark Fears'tan şunu iliştirebilirim buraya: 
 

   Ağır spoiler! Açıkçası kitabın sonunda "gerçek" evrene döndüklerine inanmıyorum (kaldı ki, insanın gerçek algısı bulanıyor kitap boyunca). İlk çılgın evrenlere göre, gerçeğe daha yakın ancak yine de bir başkasının zihnindeki evrende bulunduklarına inanıyorum. Çok büyük ihtimalle de Hamilton'ın evreninde. Nihayetinde o müzik sistemi Marsha ile Hamilton'ın hayaliydi. Birkaç ufak ayrıntı daha Hamilton'ın evreni olmasına yorulabilir. Bir de, yazarın gerçekten herhangi bir kitabını normal anlamda normal bitireceğine inanmıyorum. (PKD'nin kitaplarında normal olan şey bile aslında normallik standartları dışında olduğu için "normal anlamda normal" demem kaçınılmazdı :D)

   Kitabın çevirisine gelecek olursak... Altıkırkbeş'in PKD çevirilerinden illallah etmiş olanlar için, güzel bir çeviri. Kitabın Metis baskısında kullanılan çeviriyle de birebir aynı, Sönmez Güven'e ait, ellerine sağlık. Ancak bu birebir aynılık kimi zaman canımı sıktı, çünkü en azından bir elden geçirilip önceki baskıda gözden kaçmış yazım hataları giderilebilirdi.

   Oldukça sürükleyici bir eserdi, ancak karakterlere pek ısındığımı söyleyemem, belki sadece Laws'u hariç tutabilirim. Kitap boyunca sık sık tiksinti ve dehşet duydum, eh, güldüm de durumların absürtlüğü sebebiyle. Bazen de ara vermem gerekti okurken, bünyeme boğucu duygular fazla geldi. Bu elbette kitabın başarısı, ancak bende ters etki yapıyor...

   Bir dahakine birisini omuzlarından tutup sarsmak ve ona "Sen hangi dünyada yaşıyorsun?!" demek istediğinizde aklınıza emin olun ki bu kitap gelecek.

Puan: 3,5

31 Temmuz 2018 Salı

Sıradakinden Alıntı

   "O sabun fabrikası gerçekte olmasa bile mi?"

   "O burada gerçek." Laws'un zayıf, karanlık yüzünde bir meydan okuma vardı. "Ve ben de buradayım. Burada olacağım süreden de elimden geldiğince yararlanacağım."

   "Ama," diye itiraz etti Hamilton, "bu sadece bir yanılsama."

   "Yanılsama mı?" Laws alaycı sırıttı, ardından yumruğuyla duvara vurdu. "Bana yeterince gerçekmiş gibi geliyor."

24 Temmuz 2018 Salı

Cağaloğlu...

   Birkaç ay önce Cağaloğlu'na uğradığımda almıştım bu iki kitabı.


Belki Bu Defa, Belki Şimdi - Alois Hotschnig: Yüz Kitap şimdilik sadece öykü kitabı basan bir yayınevi, bastıkları her bir kitap da birbirinden ilgi çekici duruyor, hangisi alıp okuyayım şaşırıyorum. Belki Bu Defa, Belki Şimdi beni hem adıyla hem kapağıyla çarpan bir kitap oldu. Elimde Yüz Kitap'tan Hep Eve de mevcut ancak ilk okumam herhalde Hotschnig'in bu eseriyle olacak. Edit: Yorum.

Gece Yarısı Gezegeninden Raporlar - Nalo Hopkinson: Ayrıntı Yayınları bir bilim kurgu klasikleri serisi başlattı, bu kitap da o seri kapsamında çıkan ikinci eser. Serinin özelliği, basacakları kitaplarda yazarın birkaç öyküsüne, makale/ deneme/ konuşmalarına ve yazarla yapılmış söyleşilere yer verecek olmaları. Kitabın kapak tasarımına da bayıldım, ayrıca nedense kapağı ilk gördüğümde aklıma Welcome to Night Vale geldi. Edit: Yorum.

18 Temmuz 2018 Çarşamba

Kısa Kesmek İcap Ederse: The Lost Path, Sharky Malarkey

   Bir önceki yazımda Netgalley'den aldıklarımı iki yazıda paylaşacağım demiştim ve sıra ikinci kısımda.

The Lost Path - Amélie Fléchais: Kapağını görüp çok beğenmiştim bu kitabın, konusunu da okuyayım dedim, Over The Garden Wall'u sevenlere öneririz, tarzı bir cümle yazıyordu. Zaten daha yeni o çizgi diziyi izleyip hastası olmuşum, dedim bu kitabı da okuyayım.
   Kitabın başında bir harita mevcut ki bu harita aslında kitabın tüm olay örgüsünü özetliyor. Üç tane çocuk ormanda kaybolmuş durumda, yollarını doğrultmaya çalışırken de çeşitli orman sakinleriyle karşılaşıyorlar. Bir de ormanın üstüne çökmüş bir lanet var, ama bu lanetin çıkış hikayesinin çok havada kaldığını düşünüyorum açıkçası. Çocukların ormandan geçerken yaşadıkları da aslında biraz savruk olaylar.
   Çizimleri çok sevimli kitabın, bir yerden de tanıdık geliyordu bu tarz, meğer Facebook'tan kitabın yazarı/çizerini takip ediyormuşum bir süredir.
   Kitabın bir kısmı siyah beyaz, bir kısmı renkli. Renkli sayfalar duvara asılabilecek güzellikte. Öte yandan siyah beyazdan renkliye geçiş kısımları kafamda pek oturmadı. Aksiyonlu sahnelerde renkliye geçiyor diyeceğim, değil. Vurucu sahnelerde diyeceğim, o da değil. Bir düzen olmaması sebebiyle de siyah-beyaz sayfalar bende sanki yarım kalmış bir iş de, daha sonra renklendirilecek gibi bir his uyandırdı.
   Güzeldi, ama daha iyisi olabilirdi. Ayrıca her ormanda kaybolan çocuk öyküsünü de Over The Garden Wall'a benzetmenin alemi yok, teessüf ederim... Puan: 3


Sharky Malarkey - Megan Nicole Dong: Bu derlemede çizerin birçok türde karikatürüne yer verilmiş. Bazıları normal çizgide karikatürler, hani insanın "aynen!" dediği türden. Bazıları da... en hafif tabirle çılgın çizimler :D "Ne okuyorum ben", dediğim de oldu, ellerimi yüzüme kapatıp "hayıııır" diyerek güldüğüm de. Ayrıca kitapta Jaws'ın yıldızı köpek balığı Bruce ile yapılmış bir ropörtaj da mevcut...
   Çizerin tumblr sayfasına buradan ulaşabilirsiniz. Puan: 4

12 Temmuz 2018 Perşembe

Kısa Kesmek İcap Ederse: Trent, Sour Apple, Sheets

   Eğer boş bir vakit yakalarsam Netgalley'e girip birkaç çizgi roman alıyorum "hemen oku" rafından. Bu sefer de yedi kitap aldım, ikisi fazlaca elimde süründü ama sonunda "kitabı bitiremedim" seçeneğini gördüm ve kurtuldum... Normalde sorumluluk bilinciyle illa ki bitirmeye çalışırdım beğenmesem de. Boşuna eziyet çekmişim önceki bazı aldıklarımda, meh.

   Bitirdiğim beş kitabıysa iki yazıya bölerek anlatmaya çalışayım. Edit: Kısım iki.

Trent - Dino Stamatopoulos & Leah Tiscione: Açıkçası bu kitabı kazara aldım. Yazarın adını gördüm, "Community'deki Starburns değil mi yahu bu adam?" dedim, kitabın konusunu okumak için linke bastım ve... direkt karşıma indir seçeneği çıktı, otomatikman istekte bulunmuşum kabul etti (yayınevinin kendi sitesinden bakıyordum, yönlendirdiği link bana kumpas kurdu :/ ) Henüz "kitabı bitiremedim" seçeneğinin varlığından da bihaberdim.
   Kitapta evli bir çiftin bebeklerinin vefatı anlatılıyor. Öte yandan her ne kadar bu, kara mizah sosuna bulanmak istenmişse de, akıl almaz bir biçimde başarısız olmuş. Baba, henüz bebek anne karnındayken bile anneye "bu bebek ölü" şakası(!) yapıyor. Bebek doğduğunda da aslında sevmiyor onu, ama eşine aksini iddia etmek için oldukça soğuk bir günde, dışarı çıkarıyor onu dolaştırmaya. Bebek soğuğa dayanamıyor. Ve sonra ne mi oluyor? Adam yolda rastladığı arkadaşıyla bebeği fırlatmaca oynuyor. Dehşetten o noktada kusabilirdim. İşin artık mizah boyutundan çıktığını düşünüyorum, hiç yakıştıramadım. Kitabı aldığımın bir gün öncesinde de dolaylı yoldan birisinin vefat haberi almasına tanık oldum, sanırım bu da hassasiyetimi birkaç katına çıkardı.
   Kitabın çizimleri fena değil, renklendirmesi gri tonlarında, ancak müzikal sahnelerde her yer renkleniyor. Müzikleri dinlemedim, dinlemeyi düşünmüyorum. Puan: 1


Sour Apple - Jerzy Szyłak & Joanna Karpowicz: Bu kitabı kapağına vurulup da almıştım, ilk baktığımda kadının burnundan akan kanı fark etmemiştim ama. Onu fark ettiğim an da, güneş gözlükleri aklımda bambaşka bir anlam kazandı.
   Kitap ev içi şiddeti konu alıyor. Kadının yaşadığı her şeyi içine atması, yaşananlar için haksız yere kendini suçlaması ve genel anlamda çaresizliği insanı mahvediyor.
   Oldukça çarpıcı bir kitap bu, ancak hassasiyetiniz ağır basıyorsa yaşananların görselliği sizi epey kötü etkileyebilir, bunu göz önünde bulundurarak okumakta fayda var.
   Etkileyici bir eser okumuş olmanın yanı sıra, şahane bir ressam da keşfetmiş oldum. Karpowicz'in sayfasına buradan ulaşabilirsiniz, özellikle Anubis resimlerine bayıldım. Puan: 4


Sheets - Brenna Thummler: Annesinin vefatından sonra onun çamaşır yıkama dükkanını devralan ve bir yandan da binbir sorunla uğraşan Marjorie ile bir hayalet olan Wendell'in öyküsü anlatılıyor bu kitapta.
   On üç yaşındaki Marjorie'nin omuzlarında dünyanın yükü: Bir tarafta mülkü satın alabilmek için dükkandaki işleri sabote eden haysiyetsiz bir adam (ki o kadar rahat davranabilmesi açıkçası kitapta bana en fantastik gelen şeydi), bir tarafta eşinin ölümü sebebiyle yıkılmış ve çocuklarıyla yeterince ilgilenmeyen babası, eh, üstüne de okulda yaşadığı yalnızlık ve kimi zaman dışlanma...
   Wendell ise henüz çocuk yaştayken vefat etmiş ve hayalet diyarına hala alışamamış, yaşayanların diyarına dönmeye çalışıyor.
   Hayalet Wendell ile Marjorie'nin ilk karşılaşmalarını takip eden olaylar pek talihli sayılmasa da, her şeyin çözüme kavuştuğu anlar muazzam. Hele ki kafada taşların yerine oturmasını sağlayan bir cümle var ki, onu okuduğum an kalbim parçalandı.
   Kurgusu kadar çizimleri ve renklendirmesi de çok güzel bu çizgi romanın. Keyifli bir okuma deneyimi oldu benim için. Bundan sonra da Brenna Thummler'ı takipte kalacağım. Puan: 4,5