13 Ağustos 2017 Pazar

Leyleğin Getirdiği

   Bloga yazmayalı leyleği fıtık ettim.

   İlk alışverişim idefix'tendi.


Doktor Dee'nin Evi - Peter Ackroyd: Üçüncü baskısını yapmış bir kitabın kapağında yazarın adının yanlış yazılmış olması üzücü. Onu geçtim, bu kitaba dair ne umutlarım vardı, okuyunca hepsi söndü. Yorumunu yazmayı düşünmüyorum, bu sebeple burada biraz bahsedeyim. Kitapta iki farklı zaman diliminde geçen ve birbirine bağlanan iki öykümüz var; biri Doktor Dee'yi konu alıyor, diğeri ise babasından kendisine gizemli bir malikane miras kalmış Matthew'u. Arka kapakta ''Dickens'dan bu yana hiçbir romancı Londra'yı Peter Ackroyd kadar güçlü anlatamadı. Ackroyd, başrolü yine Londra'ya verdiği Doktor Dee'nin Evi'nde, bu muazzam, soğuk ve gizemli kentin her ayrıntısını yetkinlikle kavrayıp aktarıyor.'' diyor. Londra'yı anlatmaktan kastı her sayfada on tane özel yer ismine vermekse evet, başarılı. Ama benim başarı kıstasım bu değil ve ne bu isimlere dayalı ''tasvirinden'' zevk alabildim ne olay örgüsünden. Kitabın dili de pek bana hitap etmedi, kuru bir anlatımı vardı. Olay örgüsünün sürpiz kısmı ise bangır bangır bağırarak geliyordu resmen. Belki de sürpriz olması amaçlanmamıştı, ben yanlış anladım. Bitirdikten sonra ne hissedeceğimi, hakkında ne düşüneceğimi pek bilemediğim bir kitap oldu özetle.

Nereye Gidiyoruz Baba? - Jean-Louis Fournier: Aldıklarım arasında ilk okuduğum oldu. Yazar, iki engelli çocuğuyla olan yaşamını anlatıyor.



Sessizlik - Şusaku Endo: Sanırım Goodreads'te gördüğüm bir yorum üzerine bu kitabı okumaya karar vermiştim. Geçenlerde filmi de çıktı. Kapağını çok sevdim kitabın, anlamıyla örtüşen bir tasarım. (alışveriş yazılarında ileride yorumlarını yazacağımı ümit ederek kitapların konularına pek değinmiyorum, havada kalmışlık ondan...)

Walden - Henry David Thoreau: Okumak istediğim bir kitaptı, ancak çoğu sitede baskısı tükenmiş görünüyordu. İdefix'te karşıma çıkınca şüpheyle de olsa aldım, iptal edilmesini bekliyordum. Kargo geldiğinde ise bu kitap da nereden çıktı diye epey şaşırdım, çünkü ben sipariş verdiğimde sitede kapak tasarımı bu şekildeydi kitabın, meğer yeni tasarım yapmışlar, şahane de olmuş.



Kitaplığımı Yerleştirirken - Walter Benjamin: Kitaplar veya okumak üzerine yazılmış kitaplar arıyorum. Genelde bulduklarım pek beni tatmin etmiyor maalesef ama neyse. Bu kitabı alırken de epey bir tereddüt ettim, özellikle fiyatı yüzünden. Kırk sekiz sayfa, yedi buçuk lira. Kapağında ''daktilo nüsha'' yazsa da pek önem vermemiştim, meğer cidden öyleymiş, sanırım fiyatı da buna göre belirlemişler.

Doktor Ox'un Deneyi - Jules Verne: Verne'in kitaplarına baştan başlamayı düşündüm defalarca, ama sonra vazgeçtim (Dünyanın Ucundaki Fener'i beğenmiş olsam bu kadar tereddüt etmezdim, onu okuduktan sonra Verne'in çocukluğumdaki müthiş etkisini bozma ihtimalinden çekindim biraz). Bu kitabı ise konusu ilgimi çektiğinden okumaya karar verdim. İthaki baskısı da vardı, ama bunun kapak tasarımına vuruldum açıkçası, zaten fiyatları da aynıydı. Sonradan öğrendim ki İthaki basımında illüstrasyonlar da mevcutmuş. Neyse, varsın eksik olsun, internetten incelerim artık.



Ben Buradan Okuyorum - Tim Parks: Yine, kitaplar üzerine kitap arayışım sonucunda bulduğum bir eser. Sanırım bir incelemeyi okuyup da almak istemiştim, üzerinden vakit geçti epey, pek emin değilim. Kapağını çok beğendim (yani aslına bakarsanız, bu siparişte aldığım kitapların hepsinin kapağına ayrı bir bayıldım).

Yürümenin Felsefesi - Frédéric Gros: Bu kitaba Cessie sayesinde denk geldim, sağolsun. Şu hayatta en sevdiğim şeylerden biri yürümek. Felsefesi de eksik kalmasın... (cıvımadan olmaz)



Gözetleme Listesi - Bryan Hurt: Gözetleme öykülerinden oluşuyor kitap, seçkinin konu güzelliğine bakar mısınız? Kapak da ayrı bir hoş.

Eric - Terry Pratchett: Diskdünya serisinin dokuzuncu kitabı. Blogu bir süredir takip edenler Cağaloğlu yazılarımda, her zaman Tudem'e uğradığımı okumuşlardır (yani birebir belirtmemiş olabilirim ama bir şey almasam da uğruyordum muhakkak), çok da sevdiğim bir yayınevidir (alt/yan (?) yayınevleri Delidolu ile Desen de dahil tabii). Diyebilirsiniz ki, neden zaten oraya gidince alabileceğin şeyleri internetten aldın? ÇÜNKÜ CAĞALOĞLU TUDEM'İ KAPATTILAR. HAYIR BEN AĞLAMIYORUM, SEN AĞLIYORSUN. Şaka bir yana, kapatılmasına cidden üzüldüm, çocukluğumla bağım kopmuş gibi oldu. Ne yapalım. Bir de son Cağaloğlu yazısında ''Böylece bir hafta sonrasında tekrardan Tudem'e gitmeme gerek kalmadı, iyi de oldu...'' demiştim, ben nereden bileyim onun son gidişim olacağını, inanmıyorum ya.

   İlk idefix siparişimden gelenler bu kadar. Bir de hediye çeki tanımlamalılardı, kampanya şartlarına uymuştum, ama ne kadar mail atsam da dönüş alamadım, aradığımda lafı çevirdiler, bazen yalan söylediler, bazen de benim herhangi bir yanlışımdan kaynaklanmış olduğunu söylediler. Pek de saygılı bulmadım cevaplarını, hoş değildi. Bu durumda insan ne yapar? Bu siteden bir daha alışveriş yapmaz değil mi? Yani evet, amacım aslında oydu, ama sonra güzel bir indirime denk geldim (enteli öldüren indirimdir...). Kendim kaşındım, bunu kabul ediyorum. (not: rica ederim, entel'i kelime anlamıyla değil, benim kendimle alayım olarak kabul edin.)

   Okumak istediğim iki kitap on liraya satılanlar listesindeydi (ruhumu çok ucuza satmışım).


Leibowitz İçin Bir İlahi - Walter M. Miller Jr.: Konusu şahane olan bir kitap. Birkaç yerde de tükendiğini görünce biraz panik yapmış olabilirim (niye).

Kül Dağı'ndaki Kütüphane - Scott Hawkins: Böyle iyi bir indirimde görmesem sanırım uzunca bir süre ertelerdim bunu almayı, öncelikli listemde değildi. Ancak, geçenlerde okudum ve bayıldım, mutluyum.

   Şey, kaşındım demiştim. Bu alışverişte ne mi oldu? Normalde on tane kitabı bir-iki günde temin eden idefix, kitaplardan birini on, diğerini on beş günde temin etti. İlk aradığımda yine savdılar ve sorun yok dediler, bir aya kadar temin süresini uzatma hakkımız var, sakin ol kardeş. Hıhı. Bir sonraki aradığımda ya aslında kitaplardan biri temin edilmiş ama bekliyor, acil olduğunu bildiriyoruz o zaman dediler (sanırım sekizinci ya da dokuzuncu gündü, zahmet oluyor ama...). Hadi ben kaşındım, idefix bana niye hayat dersi veriyor ben bunu anlamıyorum (gülsem mi kendime, ağlasam mı).

   Genelde yılda bir-iki alışveriş yapardım internetten, sanal fuarı beklerdim bunun için de. Ama bu düzeni de bozdum geçen sürede...

   D&R özellikle bu yıl, çok satan kitaplarda birkaç günlüğüne yüzde elli indirim kampanyası düzenlemeye başladı. Genelde aralarında İthaki'den yeni çıkanlar da oluyordu. Hatta kampanyanın birinde İthaki'nin neredeyse tüm kitapları yarı fiyatınaydı, o zaman alamadıklarıma yanıyorum biraz, çünkü sonradan indirime girmediler. Eh, D&R ile idefix aslında aynı gruba bağlı, ama farklıymış gibi davranıyorum, değil mi... En azından D&R'den kitaplar hasarlı gelince şubeye gidiyorum da değiştirebiliyorum.

   Aşağıda bahsedeceğim kitapların alışveriş sıraları kafamda tamamen birbirine karıştı, toplu halde aldıklarım da vardı, kargo bedava kampanyasıyla aldığım tek kitaplar da. Kitapların hemen hepsini yüzde elli indirimle aldım, birkaç tane de on-on beş tl kampanyasından aldığım var, hatırladığım kadarıyla onları belirteceğim.


İthaki Bilim Kurgu Seti: İsimlerini teker teker yazmaya üşendim, bende eksik olanları tamamladım elimden geldiğince, üç kitap kaldı yalnızca. Maymunlar Gezegeni'nin ne ayrıcalığı var da ortaya koydun derseniz, koyacak yer bulamadım, dedim ortada kalsın, amaan.



Dönüş - Robert Charles Wilson: Önceden gözüm aynı yazarın Darwinya'sına takılmıştı, ama hakkında pek olumlu yorumlara denk gelmemiştim. Bu kitabı daha bir sevilmiş sanki, bundan başlamaya karar verdim ben de.

Amerikan Tanrıları - Neil Gaiman: Bende kitabın eski baskısı vardı. Yazarın tercih ettiği metinde kalmıştı ama aklım, yani bu baskı. Meğer hiçbir şey kaybetmiyormuşum, hatta bendeki versiyon daha iyiymiş. Hatalı oldu bunu almam. İki baskı arasındaki kıyası inşallah yorumda yapacağım.



Puslu Kıtalar Atlası Çizgi Roman - İhsan Oktay Anar & İlban Ertem: Sanırım geçen yıldı, TÜYAP'a gidemedim ve bu kitap da yirmi liraya satıldı fuarda, iyi bir indirimdi yani. Kaçırdığıma üzülmüştüm, kitap ilk çıktığından beri okumayı çok istiyordum, ama fiyatı sebebiyle almayı erteliyordum (etiket fiyatı otuz beş lira ve daha önce pek iyi bir indirime denk gelmemiştim). Geçenlerde ise D&R'ın sitesinde kampanya dahilindeydi ve on beş liraydı, sevindim.

Tepe - Fırat Yaşa: Çizimleri ve renklendirmesi müthiş olan bu çizgi romanı da on liraya aldım.



Anadolu Korku Öyküleri 1&2: Okumak isteyip de ertelediğim kitaplardandı, bu ikisinin de on lira kampanyasına dahil olduğunu görünce şimdi vaktidir dedim...



Yedikuleli Mansur - Mehmet Berk Yaltırık: Hakkında şahane yorumlar okudum bu kitabın, beklentim büyük.

Anadolu Efsaneleri - Halikarnas Balıkçısı: Çeşitli milletlerin efsaneleriyle ilgili kitaplar okumayı düşünüyordum. Şuan sistemli bir okuma yapmam söz konusu olmasa da denk geldikçe alıp okumaya çalışıyorum.

   Ve, leyleğin fıtık olma sebebini öğrendiniz. Sırada inşallah bir Cağaloğlu yazısı var, sonrasında yorum yazmaya başlarım diye umuyorum. Tam tersi de olabilir, karar vermedim.

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Bazı Değişiklikler

   Merhaba? Kimse var mı? Kimse kaldı mı?


   Beş ayı aşkın süredir bloga yazı yazmadım. Ama en azından son bir aydır perde arkasında bir şeylerle uğraşıyordum, bazı değişiklikler yaptım:

- Blogun arka plan resmini değiştirdim. Aslında seviyordum o uzay temasını, ancak büyük ekranda döşemeli olarak duruyormuş (benim ekranım küçük olduğu için fark edememiştim). Haliyle soğudum bunu öğrenince. Şimdiki arka planı da beğenip beğenmediğini sordum birkaç kişiye, sanırım tek beğenen benim :D Heheh, yazık. Bir daha ne zaman değiştiririm bilmiyorum.

- Rastgele yazılar kısmı ekledim. Önerilen yazılar eklentisi ile kıyas yaptım kafamda, rastgele ağır geldi. 

-  Tüm alıntıları yorumlara bağladım (dünyanın kitabı vardı, canım çıktı).

- İngilizce olan bazı içerikleri (alıntı vs.) elimden geldiğince Türkçeye çevirdim. Diyaloglu karikatürlereyse birkaç istisna hariç dokunmadım.

- Yan taraflardaki yazıları düzenledim biraz.

- Yazdığım ilk yüz gönderiyi elden geçirdim. Amacım tamamını yapmaktı, ancak sabrım elvermedi (daha dört yüz tane vardı çünkü). Ama sonra sıra gütmeden, sanırım toplamda üç yüz yazıya ulaştım. Elden geçirmeden kastım; kimi ekleme/çıkarmalar yapmak, link bağlamak, imla hatalarını düzeltmek. Kısacası daha temiz bir okuma sunmak. 

   Bu süreçte birkaç kez bilgisayarım kafayı sıyırdı ve http sayfalara girmemeye başladı. Blogumdaki yazıların çoğuna erişimim kesilmişti, sinir bozucuydu. En azından birkaç deneme sonucu düzeltmeyi ve devam etmeyi başardım.

   Bu düzenleme işi aklımda uzun süredir vardı, ancak yaz gelsin diye bekliyordum, ne var ki pek de eğlenceli bir iş olmadığından erteleyip durdum. Beni tetikleyen bir arkadaşım oldu. Blogumu okumaya başladı ve ben de onun okuyabileceği, ama benim henüz düzeltmediğim yazıları düşündükçe rahatsız oldum. Beni harekete geçirdiği için teşekkür edeyim ona buradan (rahatsız ettiğin için teşekkürler, evet sana diyorum :D şey, desteğin için de tabii).

   Sırada ne var derseniz, yazılmayı bekleyen birçok yorum var tabii, iki tane de kitap alışverişi yazısı. Film ve oyun yorumu da yazmak isterim, ama sanırım biraz eksik olur yazılarım, daha önce hiç denemedim çünkü.

   Hala buraları okuyan varsa, sevgiler...

23 Şubat 2017 Perşembe

Sıradakinden Alıntı

   Akşam yemeğinden sonra Emmett ile bahçede dolaştık. Emmett cerrah, haftada iki gün beyne takılan küçük elektronik cihazlarla ilgili bir şeyler yapıyor. Biyotronik miydi yoksa? Çok küçükler. Bir iğne başına yüzlercesi sığar. Yoksa on sente mi sığıyorlardı? Tam olarak takip edemedim. Bana işimi sorduğunda söyledim. Eh, şey, dedi, kültürümüzün bazılarımıza dayattığı tuhaf esrarlı işler hayret verici, küçük düşürücü şeyler, kimseye elle dokunulur bir faydası olmayan şeyler... İnsanların başları dik dolaşmasını nasıl bekleyebiliyorlar?

Aralığın Onu, George Saunders
 

18 Şubat 2017 Cumartesi

Leyleğin Getirdiği


   Delidolu'nun çekilişini kazandım! Aslında ''kazandık'' demeliyim, çünkü bir arkadaşımla beraber katıldık yarışmaya, sağolsun :) Buradan Delidolu'ya teşekkürlerimi gönderiyorum (ki herhalde bu yazdıklarımı okumuyorlardır, heheh). Arkadaşıma da buradan tekrar teşekkür edeyim (ki o da blogumu okumuyor, heheheh).

   Şu yazıda söz verdiğim üzere teşekkürümü ettim, sıra itirafta :P Kitabı okumayı gerçekten çok istiyorum, kitabın ilk on sayfasını da okudum aslında, yazım şekli çok ilginç, merak uyandırıcı. Hani yazarı da Saunders, nasıl dayanayım değil mi... Ama hayır işte. Bu aralar maalesef hem okumaya eskisi kadar vakit ayıramıyorum hem de nasıl oluyorsa aynı anda üç/beş/on kitabı okuyorum o olmayan vakitte. Kitabı süründürerek ziyan etmek de istemiyorum... İnşallah güzel bir vakitte, rahat bir kafayla okuyacağım.

Cağaloğlu...

   14 Şubat'ta George Saunders'ın Arafta kitabının çıkacağından bahsetmiştim bir önceki alışveriş yazısında. Kitabı alıp okumayı dört gözle bekliyordum, ne var ki bu alışverişi kitap çıkmadan bir hafta önce yaptım. Çünkü Delidolu, Arafta çekilişi düzenliyordu ve ona katılmıştım. Ve spoiler :P Çekilişi kazandım. Böylece bir hafta sonrasında tekrardan Tudem'e gitmeme gerek kalmadı, iyi de oldu... Teşekkür kısmını ise Leyleğin Getirdiği yazısına saklayayım :P

   Neler aldım peki:


Muhafızlar! Muhafızlar!, Kış Ustası - Terry Pratchett: Muhafızlar! Muhafızlar!'ı arka kapak yazısını okuduğumdan beri pek merak ediyorum. En sevdiğim Diskdünya romanları arasına girecekmiş gibi hissediyorum, umarım yanılmam :P



Şapkada Eriyen Bay Karp - Cary Fagan: Aslına bakarsanız tüm o Tudem'den aldığım kartpostallar ve ayraçlarla beraber bu kitabın fotoğrafını çekmem ironik, çünkü kitap koleksiyonerlik üzerine :D Vakit bulabilirsem yorumunu yazacağım.
 

12 Şubat 2017 Pazar

Tazecik Kitap Yorumu: 1984 - George Orwell


   Geçenlerde Orwell'ı oynamıştım. Dedim bunun üstüne de 1984'ü okuyayım. Okudum, şahane de oldu.

   1984, zıtlıkların bir potada eritilip öğretiye dönüştürüldüğü (savaş barıştır, kölelik özgürlüktür gibi), her yerde insanları gözetleyen tele ekranların olduğu, düşünce polislerinin aykırı insanları buharlaştırdığı, sürekli bir savaş halinde olan bir ülkedeki nefret ve korku temelli bir toplumu anlatıyor.

   1984 kült bir kitap, duymayan kalmamıştır herhalde. Kitabın konusunu daha fazla anlatmak istemiyorum; konusunu biliyorsanız sizi sıkmamak, bilmiyorsanız da kitabın merak unsurunu bozmamak için.

   Konusundan daha bahsetmeyecek olsam da, birkaç noktaya değinmek istiyorum. Kurgunun altyapısı gerçekten sağlam. Özellikle kelimelerin yok edilmesi çalışmaları aklımı başımdan aldı. Çünkü bir insandan kelimeleri esirgerseniz, onun düşüncelerini ifade etmesine de engel olmuş olursunuz. Ayrıca, kitabın sonuna da gerçekten bayıldım. Böyle bir kitaba böylesi bir son olabilirdi. Orwell adlı oyunun sonu da, bu kitaba yaraşır bir biçimde.

   Kitabın atmosferi şahane. Kasvetli, karanlık, sizi her an diken üstünde hissettiren türden. 1984'ü okuyarak gözetlenmeyi, Orwell'ı oynayarak ise gözetlemeyi tatmış oldum.

   Orwell deyip duruyorum ancak oyunun tadını kaçırmak istemem, oynayıp da görmeniz çok daha iyi olacaktır. Steam linkini de şuraya iliştireyim.

   Kitabın çevirisine değinecek olursam da... Bende 1984'ün hem eski hem yeni baskısı vardı. Eski olanın çevirmeni Nuran Akgören'di, yeni olanınsa Celâl Üster. Kitabın orijinalini açtım internetten, bu iki çeviriyi de koydum önüme, bir karşılaştırma yaptım. Gördüğüm kadarıyla Nuran Akgören kelimeleri birebir çevirmiş, Celâl Üster ise cümleleri Türkçeleştirme yoluna gitmiş. İkisinin çevirilerindeki en büyük fark da Yenikonuş/Yenisöylem sözcüklerinde ortaya çıkıyordu sanki.

   Biraz daha inceleyince Nuran Akgören'in çevirisinde bazı kelime eksiklikleri olduğunu fark edip Celâl Üster çevirisini okumakta karar kıldım. Eski basımdaki kelime eksiklikleri belki temel alınan yurtdışı basımından kaynaklanıyordur, emin değilim. Çünkü kitabın can alıcı kısımlarından birinde de önemli bir eksiklik mevcut, ki bu yeni baskıda not olarak düşülmüş.

   Celâl Üster'in çevirisi gayet iyi. Birkaç yerde kelime seçimlerini garipsedim diye hatırlıyorum. Öte yandan onlara çeviri notu koymayıp da ''adıl''a dipnot düşülüp ''zamir'' yazması da tuhaf geldi.

   Kitabın ön sözünden de bahsetmem lâzım. Hayvan Çiftliği'ni okuduğumda maalesef kitaba ön sözden başlamıştım ve kitaba dair her şeyi, hatta kitabın sonunu da öğrenmiştim. Bu sefer öyle bir şeye maruz kalmayayım diye kitabı bitirdikten sonra okumak üzere ön sözü atladım. ''Elinizdeki Çeviriye İlişkin Bir Açıklama'' kısmını ise okuyayım dedim, çünkü yukarıda bahsettiğim üzere hangi çeviriyi okumam gerektiğine karar vermeye çalışıyordum. Ve bilin ne oldu? Esaslı bir spoiler yedim... Pat diye yazıvermişler resmen kitabın sonunu, insan uyarı koyar. İkinciye dilim yandı, sinir oldum. Ayrıca, eğer Hayvan Çiftliği'ni okumadıysanız 1984'ün ön sözünden ciddi spoiler yiyeceksiniz demektir, aman dikkat.

   Kitabın sonunda da Yenisöylem kurallarını açıklayan bir ek bulunmakta. Bu ek kitabın bir parçası. Ek için çevirmene teşekkür edenlerin bulunduğunu gördüm, bu sebeple ek kısmını ''yazarın'' yazmış olduğunu belirtmek istedim. Zaten çevirmenin bu kadar detaylı bir ek yazabilmesi mümkün değil, çünkü ekte Yenisöylem'in kurallarından bahsedilmekte. Kitabın başlarında da ''ek'e bakınız'' cinsinden yazarın notu var. Yazar çevirmenin hazırlayacağı eki ne bilsin... Ne takıldım bu konuya yahu, geçiyorum.

   1984 çarpıcı bir konusu ve şahane bir kurgusu olan bir kitap. Neden kült olduğunu anlamak zor değil. Eğer çok bilinen kitaplara dair bir ön yargınız varsa, bu kitap o ön yargıyı kırmak için iyi bir başlangıç olacaktır. İyi okumalar...

Puan: 4,5

7 Şubat 2017 Salı

Sıradakinden Alıntı

   Winston birden, çağdaş yaşamın asıl özelliğinin acımasızlığı ve güvensizliği değil, yavanlığı, donukluğu ve kayıtsızlığı olduğunu fark etti.

3 Şubat 2017 Cuma

Tazecik Kitap Yorumu: Odd ve Ayaz Devleri - Neil Gaiman


   Odd ve Ayaz Devleri, Neil Gaiman'ın yazmış olduğu, çok tatlı bir çocuk kitabı.

   Vikingler döneminde, Norveç'te bir kasabada Odd adında bir çocuk yaşıyor. Odd yıllar önce babasını kaybetmiş, şimdi annesi, üvey babası ve üvey kardeşleriyle beraber yaşıyor.

   Kasabada bu yıl nedense kış bir türlü bitmiyor. Evlere, salonlara tıkılan halkta da huzursuzluk had safhaya ulaşıyor. Bunun üzerine Odd alıyor başını, babasının ormandaki kulübesine gidiyor.

   Ertesi gün bir tilki geliyor kapısına ve bu Odd'un Asgard'a, sonu gelmeyen kışın sebebine yolculuğunun başlangıcı oluyor.

   Kitap 96 sayfacık ve koca puntolu olsa da, daha fazlasını okumuşum hissi verdi ilginç bir şekilde. Kitaptaki bazı detaylar da çok hoştu, incelikliydi.

   Bir tane bölüm başlığının altında, bir tane de bölümün içinde olmak üzere, her bölümde ikişer illüstrasyon yer alıyor. Bu illüstrasyonlar da Brett Helquist'e ait, ki kendisi Talihsiz Serüvenler Dizisi'ndeki çizimleriyle tanıdığım, çok sevdiğim bir illüstratör. Kitabın kapak tasarımı da ona ait, çok hoş değil mi sizce de?

   Kısacık bir kitap olduğu için fazla anlatıp tadını kaçırmak istemiyorum, bu sebeple iki minik noktaya değinip bitireceğim. Hatta bu paragrafı spoiler sayıp da geçebilirsiniz. İlki eleştiri sayılabilir, kafama yatmayan bir nokta. Odd'un deve hediye ettiği şey, oranlayınca devin tırnağı büyüklüğünde. Yani ''odamı aydınlatacak'' lafı için biraz fazla küçük değil mi? İkincisi ise beni güldüren bir şey. Odd'un Asgard'dan dönünce büyümüş olması, dedelerin/ninelerin ''Ee tabii, ara sıra gidecen köye, temiz hava alacan, büyüyecen'' laflarını hatırlattı çünkü :D

   Özetle, Odd ve Ayaz Devleri hem kurgusu hem çizimleriyle oldukça sevimli ve incelikli bir kitap. Çocuk kitabı olmasına da takılmayın. Ya da daha doğrusu takılın, içinizdeki çocuğu sevindirin bu kitabı okuyarak :P

Puan: 5

2 Şubat 2017 Perşembe

Sıradakinden Alıntı

   Odd bıçağını indirdi ve baltasını yeniden eline aldı. ''Bazen karlı havalarda da gökkuşağı gördüğüm oldu,'' dedi, tilkinin duyacağı kadar yüksek sesle, ''güneş buz sarkıtlarına vurduğunda buz blokların kenarında belirir. Düşündüm ki, buz da sudan oluştuğuna göre, onun içinde de gökkuşakları olmalı. Su donduğu zaman gökkuşakları tıpkı daracık bir havuza tıkılmış balıklar gibi buzun içinde hapsoluyor. Ve güneş de onları serbest bırakıyor.''

24 Ocak 2017 Salı

Cağaloğlu...

   Yaklaşık bir ay önce şunları almıştım Cağaloğlu'ndan, unutup duruyordum eklemeyi:


Triffidlerin Günü - John Wyndham: Konusu sebebiyle çok ilgimi çeken bir kitap. Körlük ve dünyayı ele geçiren etçil bitkiler!

Güz Nehri - John Cheever: Bir öykü derlemesi. Öykülere zaafım var.



Piramitler, Küçük Özgür Adamlar, Gökyüzü Dolu Şapka - Terry Pratchett: Diskdünya'ya devam!



Bizim Hazin Evrenimiz - Scarlett Thomas: Yazara ait okuyacağım ikinci kitap olacak. Scarlet Thomas'ın hem fikirleri ilginç hem de bu fikirleri yedirdiği kurguları. Bay Y'nin Sonu'nu okumuştum geçenlerde, ancak kitap hakkında ne yazacağımı bilemedim. Anlatılmaz, okunur cinsten.

Philip K. Dick'in Peşinde - Anne R. Dick: PKD gerçekten çok sevdiğim ve hayran olduğum bir yazar. Bu biyografik kitabı da haliyle ilgimi çekti. Ancak kendisinin Anne Dick ile evliyken yazmış olduğu romanları henüz okumadığımdan, bu kitabı okumayı biraz ertelemeyi düşünüyorum.



Gökteki Göz, Sizi İnşa Edebiliriz, Alfa Ayının Kabileleri - Philip K. Dick: Alfa Yayınları'nın PKD kitaplarına girişmesi beni cidden sevindirdi. Umarım devamını da getirirler.



Dünyaya Düşen Adam - Walter Tevis: Konusunu ilk okuduğumdan bu yana epey ilgimi çeken bir kitaptı bu. Kitap hakkında araştırma yaparken de Everest Yayınları'nın Modern Klasikler serisinde yer aldığını gördüm. Seride başka ilgimi çeken kitaplar da var. Ama onları sonra okuyacağım sanırım...

Kiracı - Javier Cercas: Javier Cercas merak ettiğim bir yazardı, ama aklımda Cercas okumaya başlamak için Salamina Askerleri vardı. Ancak hazır Alfa Dağıtım'a gitmiş ve bu kitabı görmüşken, neden bununla başlamayayım dedim. Aldıklarımdan da ilk okuduğum bu oldu. Bir ara yorumunu yazarım inşallah.

   14 Şubat'ta George Saunders'ın yeni kitabı Arafta çıkacak. Çok heyecanlıyım :P Yine bir Tudem'e gitmek isterim, gitmişken Muhafızlar, Muhafızlar'ı da alırım... Alınacak/okunacak şey bitmiyor...

15 Ocak 2017 Pazar

Tazecik Kitap Yorumu: Phil'in Dehşet Verici Kısa Saltanatı - George Saunders


   Phil'in Dehşet Verici Kısa Saltanatı absürd, alegorik ve gerçekten dehşet veren bir kısa roman.

   İç Horner adında minicik bir ülke ve bu ülkeyi çevreleyen Dış Horner ülkesi anlatılıyor bu kitapta. İç Horner o kadar küçük bir ülke ki sadece bir vatandaş barınabiliyor ülkede, kalanlar ise sıraları gelene kadar Kısa Dönemli İkamet Bölgesi'nde bekliyor.

   Günlerden bir gün, zaten küçücük olan İç Horner daha da küçülüyor, kimse tamamen sığamaz hale geliyor, bu da Dış Hornerlılar için bardağı taşıran son damla oluyor. Zaten Dış Hornerlılar çok cömert değiller miydi İç Hornerlılara karşı? Zaten onlara Kısa Dönemli İkamet Bölgesi için alan sağlamamışlar mıydı? Artık kendi ülkelerinde barınamamaları da ne demekti?!

   Aslına bakarsanız Dış Horner epey geniş, kullanmadıkları epeyce alan da var, ancak bir gün o alanları da kullanıma katabilirler, bu sebeple kendi topraklarının birazının bile İç Hornerlılara verilmesi söz konusu dahi olamaz!

   Dış Horner milisleri İç Hornerlıları bir şekilde cezalandırmalı. Peki ne yapmalı?.. Kenarda, kahvehaneden Phil adında bir adam diyor ki onlardan vergi alın. Bu laflar, Phil'in tiranlığının başlangıcı oluyor. Vergi adı altında, akıl almaz vahşette olaylar yaşanmaya başlıyor...

   Kitaptaki karakterler makine parçaları ve organik parçalar karışık, ilginç bir yapıya sahip yaratıklar. Bu da kitabın alegorik kısmını oluşturuyor. Phil, beyni bir rafın üstünde duran ve eğer vidası yerinden çıkarsa beyninin raftan düşmesi sonucu, son derece gür sesle ve özgüvenli bir şekilde savaş çığırtkanlığı yapan bir adam misal.

   Kitabın sonlarına doğru dehşet, kaldıramayacağım kadar arttı. Kalan sayfa sayısına baktım, kitabın isminde ''kısa'' ifadesinin geçtiğini kendime hatırlattım ve bir nebze rahatladım. Olay örgüsü dehşet verici evet, ancak bunu asıl dayanılmaz kılan, gerçek hayatta bunun defalarca yaşanmış olması, hatta hala da yaşanmaya devam etmesi.

   Kitabın son kısmını çok sevdim. Bununla ilgili bir şeye değinmek istiyorum, ancak spoiler olacağını düşünüyorum, bu sebeple eğer kitabı okumadıysanız rica ederim son paragrafa geçin. SPOILER BAŞLANGICI. Yaratıcı'nın elinin gökten uzandığı sahne gerçekten muhteşemdi. Tüm Hornerlıları parçalara ayırıp baştan yapması, Phil'i ise kenara koyup önüne ''canavar'' yazılı bir tabela iliştirmesi ve nihayetinde de ''Sizin mutlu olmanızı istiyorum'' konuşması, bana helak edilmeyi düşündürttü. Helak olmak, korkunç bir şey olarak algılanır, çünkü Yaratıcı'nın gazabıdır. Öte yandan düşününce, bu yeni bir başlangıçtır ve bu olaydan geriye birtakım anımsatıcılar kalır ki diğer insanlar da aynı hatalara düşmesin ve daha güzel bir hayat yaşasın. Saunders bunu gerçekten güzel ifade etmiş bence birkaç sayfada. SPOILER BİTİŞİ.

   Phil'in Dehşet Verici Kısa Saltanatı kısacık olsa da bittikten sonra etkisini uzun süre sürdürecek bir kitap. Bir an önce depresyondan çıkmayı umut ediyorum...

Puan: 4

Sıradakinden Alıntı

   Phil dışarı baktığı zaman köprücük kemiklerinden sökülebilir megafonlar çıkmış üç yakışıklı, bakımlı, tıknaz küçük adam gördü.

   ''ADAM, SOKAKTAKİ YABANCILARA BAKIYOR!'' diye bağırdı ilk küçük adam.

   ''Siz ne yapıyorsunuz?'' diye sordu Phil.

   ''ADAM SORU SORDU VE YANIT BEKLİYOR!'' dedi üçüncü küçük adam.

   ''MEDYANIN ÖNDE GELEN TEMSİLCİLERİ KARŞILIK VERMEYE HAZIRLANIYOR!'' dedi ilk adam.

   ''MEDYAYA ÇOK MU FAZLA HESAP SORULUYOR?'' dedi ikincisi.

   ''Biz medyadanız,'' dedi ilk adam, megafondan değil, arka tarafındaki sırıtan ağızdan gelen normal bir sesle.

   ''Buralarda pek bir şey olmuyor da,'' dedi ikinci adam. ''Bu yüzden yalnızca idman yapıyorduk.''

   ''Bir gün bir şey olması ihtimaline karşı,'' dedi üçüncü küçük adam.

   ''GECE İLERLERKEN GÖKYÜZÜ HÂLÂ KARANLIK!'' dedi ilk küçük adam.

   ''Bu iyiydi,'' dedi ikincisi.

   ''Önemli bir mesele olduğunu düşündüm,'' dedi ilki.

   ''MEDYANIN ÖNDE GELEN TEMSİLCİSİ, MEDYANIN ÖNDE GELEN DİĞER TEMSİLCİSİNE ÖVGÜLER YAĞDIRDI!'' dedi ikinci küçük adam.

   ''MEDYANIN ÖNDE GELEN TEMSİLCİSİ, MEDYANIN ÖNDE GELEN DİĞER TEMSİLCİSİNİN MEDYANIN ÖNDE GELEN ÖTEKİ TEMSİLCİSİNE ÖVGÜLER YAĞDIRDIĞINI AÇIKLADI!'' diye bağırdı üçüncü küçük adam.

   ''MEDYA, MEDYAYA FAZLA MI ODAKLANIYOR?'' diye bağırdı ikinci küçük adam.

8 Ocak 2017 Pazar

Entel Dantel: Kar Kış

   Bu gifi paylaşabilmek için bir yıl bekledim, inanır mısınız :P Çünkü geçen yıl kar yağdığında paylaşacaktım ve unuttum, bir daha da kar yağmadı...


5 Ocak 2017 Perşembe

Tazecik Kitap Yorumu: Benim Adım Slither - Joseph Delaney


   Serinin ilk kitabı Hayaletin Çırağı'nın yorumu burada.

   Serinin ikinci kitabı Hayaletin Laneti'nin yorumu burada.

   Serinin üçüncü kitabı Hayaletin Sırrı'nın yorumu burada.

   Serinin dördüncü kitabı Hayaletin Savaşı'nın yorumu burada.

   Serinin beşinci kitabı Hayaletin Hatası'nın yorumu burada.

   Serinin altıncı kitabı Hayaletin Kurbanı'nın yorumu burada.

   Serinin yedinci kitabı Hayaletin Kabusu'nun yorumu burada.

   Serinin sekizinci kitabı Hayaletin Kaderi'nin yorumu burada.

   Serinin dokuzuncu kitabı Benim Adım Grimalkin'in yorumu burada.

   Serinin onuncu kitabı Hayaletin Kanı'nın yorumu burada.

   Şimdiye dek serinin kitapları arasında okumaya en çok üşendiğim kitap bu oldu. Çünkü yepyeni bir karakter anlatıcı olacaktı. Tom, Alice veya Grimalkin'in ilginç maceraları dururken Slither'i ne yapacaktım? Ve her ne kadar düşüncem kitap bitene kadar değişsin istesem de olmadı.

   Slither insan-fare karışımı ilginç bir yaratık, bir haizda büyücüsü. Kan ve ruh, büyülerine gereken enerjiyi sağlıyor. Kan ve ruhu nereden sağlıyor diyecek olursanız, bu Slither'in yaşadığı ağacın etrafındaki tarlalar, evler ve içindeki insanlar aslında Slither'in mülkü. Ne var ki insanlar birilerinin mülkü olduğundan haberdar değil. 

   Slither'in bu kurbanlık insanlarından biri de -şuan resmen ciddiye alamıyorum, ne yapayım-, cesur bir çiftçi. Bu çiftçinin üç kızı var ve çiftçi, kendisi ölünce en büyük kızını alması karşılığında diğer iki kızını güvenliğe ulaştırması için Slither'le anlaşma yapıyor. Slither de kabul ediyor, çünkü takas anlaşmalarına saygı duyuyor. Hastalıklı efenim...

   Çiftçinin ölümü üzerine, Slither ve kızlar yola koyuluyor, ne var ki işler karışıyor ve Slither'in memleketine kadar uzuyor yolculuk. Bunun tek güzel yanı -ve kitabın okunabilir olmasını sağlayan kısmı-, tanıdık bir karakterle de karşılaşmamız. Arka kapakta kim olduğu yazıyor zaten, ama bence bakmayın, sürpriz olsun -olabildiği kadar-.
  
   Gelelim kitabın sevmediğim kısımlarına...

   İlk olarak fantastik kitaplarda bir sürü terim olmasından hazzetmiyorum, çünkü terim sayısı arttıkça gereksizleşiyor gibi geliyor bana. Seviyeli kullanılsın, canımı yesin... İki yüz elli sayfalık bir kitap için çok fazla terim var. Kitap kısa olduğu için, terimler birkaç cümleyle geçiştiriliyor ve bu da terimlerin yüzeysel kalmasına sebep oluyor, haliyle okuma zevkim de baltalanıyor. Kitabın sonunda eski hayaletlerden birinin hazırlamış olduğu Kobalos sözlüğü yer alıyor. Hayalet nasıl Kobalos halkından bu kadar çok şey öğrenebilecek kadar onlarla haşır neşir olabilmiş bilmiyorum. Kitabın kalanına kıyasla küçük puntolu, on sayfalık bir sözlük bu sondaki. Terim sayısı konusunda abartmıyordum anlayacağınız.

   Kitap sadece Slither'in gözünden anlatılmıyor. Bir anlatıcı daha var, çiftçinin en büyük kızı Nessa. Ne var ki, iki anlatıcı olmasına rağmen tekrara çok düşülüyor. Slither sürekli kan açlığından bahsediyor, şu kızları akrabalarına bırakayım hele diye plan yapıyor, Nessa sürekli cesur davranıyor, kardeşleri sürekli ağlayıp sızlanıyor, Slither'e söyleniyor...

   Slither kaba saba bir karakter ve cevapları da son derece düşüncesiz. Bundan çok eğlenceli şeyler çıkabilirdi ama bu fırsat da değerlendirilmemiş.

   Kitabın şaşırtıcı olması gereken kısımlar tahmin edilebilirdi. Neyse, en azından o kısımlar ilgi çekiciydi.

   Kobaloslar aşırı fanatik bir ataerkil yapıya sahip. Bu biraz eleştiriliyor kitapta, ama daha iyisi de olabilirdi. Bu haliye sadece insana fenalık veriyor, Slither her birisine ''purra'' dediğinde, bir tane çakasınız geliyor ağzına. Tabii bu son çakışınız olur, siz bilirsiniz yani...

   Kitabın sonlarına doğru Slither değişti sanıyorsunuz ama en sonda yer alan Slither'in Rüyası isimli kısım, Slither'in hala oldukça hastalıklı bir yapıya sahip olduğunu gösteriyor.

   Sıradaki kitabın anlatıcısı Alice, yaşasın.

   Bu arada, bu yorum, bloga yazdığım iki yüzüncü yorummuş, üşengeçlik yapmasam üç yüzüncü de olabilirdi belki :D

   Edit:
   Serinin on dördüncü kitabı Hayaletin Cadıları'nın yorumu burada.

Puan: 2