30 Eylül 2014 Salı

Entel Dantel: Breaking Bad


   Bir yıl önce bugün, Breaking Bad'in son bölümü yayınlandı. Dizi bitti ve ben de bittim. Hala geride bıraktığı boşluğu doldurabilmiş de değilim.

   Dizi bir kimya öğretmeni olan Walter White(Bryan Cranston)'ı konu alıyor. Kendisi çok üstün nitelikli bir kimyacı, hatta birkaç arkadaşıyla beraber yaptığı proje sayesinde Nobel ödülü almış(Nobel ödülü ayrıntısını gözden kaçırmak mümkün, zira bazen dizinin ilk bölümü kısaltılmış olarak veriliyor, kısaltılmış halinde de Walt'un plaketini göremiyoruz). Ancak geliştirilmesine yardım ettiği Gray Matter projesinden ayrılmak durumunda kalıyor. Kendisine az bir ödeme yapılıyor ve Walt, Gray Matter'daki hissesini diğer ortaklarına bırakıyor. Sonradan Gray Matter milyon dolarlık bir şirket oluyor.

   Anlayacağınız Walter hayatın sillesini ilk başta böyle yiyor. Kendisi bir lisede basit bir kimya öğretmeniyken, çalışma arkadaşları birer milyoner olmuş durumda. Bunun dışında da, eşi hamile, oğlu bir cerebral palsy hastası, evin daha ödemesi bitmemiş; bunun üstüne Walter akciğer kanseri olduğunu öğreniyor. Kanser tedavisini nasıl karşılayacak? Öldüğünde ailesine dünyanın borcunu mu bırakacak? Walter çaresiz.

   Walter'ın kayınbiraderi Hank bir narkotik polisi, uyuşturucu üreticilerini yakalıyor. Bir gün Walter'ı bir baskına katılmaya davet ediyor, Walter da kabul ediyor. Baskın esnasında polisler içeri dalmışken Walt, arabada tek başına kalıyor. O sırada yan evden birinin kaçtığını görüyor, kaçan kişi eski öğrencisi Jesse Pinkman(Aaron Paul). Walter onu görüyor. Aslında Jesse, baskına gelindiğinde yakalanmak istenen kişi, Captan Cook yani. Ama kaçtı bir kere.

   Walter bu işin peşini bırakabilir, ama yapmıyor. Eski okul kayıtlarından Jesse'nin adresini buluyor ve ona gidiyor. Diyor ki, bana uyuşturucu yapmayı öğret, yoksa seni polise ispiyonlarım.

   İşte her şey böyle başlıyor...

   Walter'ın üstün kimya bilgisi sayesinde gelmiş geçmiş en saf metamfetamini üretiyorlar. İşler malın kalitesi bakımından tıkırında gitse de, satış bakımından o kadar iyi değil, neler atlatıyorlar, hey hey!


   Breaking Bad bir gerilim dizisi olduğu kadar, dram da. Kurgu, karakterler, dizide kullanılan müzikler, dizinin kendi müziği, oyunculuklar, kamera çekim açıları vs., her şeyi mükemmel. İnsana karakterlerle empati de yaptırıyor. Siz de onlarla beraber yaşıyorsunuz kötü olayları, onlarla beraber dehşete düşüyor veya üzülüyorsunuz, yeri geliyor seviniyorsunuz, sırıtıyorsunuz.

   Bence Breaking Bad'in en güzel yanı, size iyi bir romanın verdiği zevki vermesi. Karakter çözümlemeleri ve psikolojik tahliller, genelde diğer dizilerde olmayan (ama bence önemi çok büyük) bir etken. Ayrıca, sahne aralarında çevre odaklı çekimler yapılması da, size iyi bir betimleme okumuşçasına haz veriyor.

   Bu arada, IMDB sitesinde Breaking Bad'in beş binden fazla oy almış en yüksek puanlı tv dizileri listesinde birinci olduğunu söylemiş miydim? Veya 5. sezon 14. bölümü, ''Ozymandias''ın on üzerinden on almış tek dizi bölümü olduğunu? Yüz dokuz ödül kazandıklarını ve yüz seksen dokuz adaylıkları olduğunu? (Edit: Breaking Bad en yüksek reytingli dizi olarak, Guiness Rekorlar Kitabı'na girdi.) Son bir şey, yakında Breaking Bad spin-off'u olarak, yani yan dizi mi desek ne desek, Better Call Saul çıkacak! Eh, teselli niyetine :D


   Diziyi izleyenler için de birkaç linkim var :D (spoiler olmasın diye diziyi izlemeyenlerin bakmasını önermem)

- Walter Jr.'un hazırladığı SaveWalterWhite sitesini hatırlıyor musunuz? O site gerçek :D

- Avukat Saul'un sitesine de buradan ulaşabilirsiniz.

- Gale'in Major Tom karaokesinin tamamına da buradan ulaşabilirsiniz (tutmayın beni, çatlayana kadar gülüp, sonra hüzünleneceğim).

- Breaking Bad çizgi romanı için buraya (beşinci sezona kadar, ama olsun harika yahu).

- Breaking Bad hayranlarının anlayabileceği 26 nükte için buraya.

- Breaking Bad'i izlerken büyük ihtimalle fark etmediğiniz 36 şey için buraya. Şuan şok yaşamaktayım O_O

- Breaking Bad hayran yapımı harika şeyler için buraya.

- Breaking Bad'i izledikten sonra farklı gözle bakmaya başlayacağınız 20 şey listesi için buraya (bence ayıcıkları, steviayı ve kızarmış tavuk restoranlarını da ekleyebiliriz :D).

- Bölüm başına poster için buraya.

- Mythbusters'ın Breaking Bad özel bölümü! Ceset eritme ve cıva fülminat sahnelerini deniyorlar. Hımh, biraz hayal kırıklığına uğradım :'( Hazır Mythbusters demişken, Mythbusters'ı da çok sevdiğimi söyleyeyim. Bir gün bu program adına da bir yazı hazırlamayı düşünüyorum.

- Bryan Cranston'la Aaron Paul'un beraber çektikleri kısa bir video, ''Barely Legal Pawn'' adında. Breaking Bad'e atıflar da var tabii, özellikle sonunda. Buyrunuz.

- Simpsons'ın bir bölümü Breaking Bad'e atıfla başlıyor, buyrunuz.

- The Oatmeal'ın, Saç Miktarı - Şiddet Karşılaştırması karikatürü, mükemmel tespitler! (Breaking Bad sayesinde keşfettiğim şahane şeylerden biri de The Oatmeal bu arada :D) Buradan!

   İnternette hayran yapımı posterlerden de çok var, en beğendiklerimi koyayım. Birkaç şey daha var tabii hayran yapımı posterler dışında (öhöm, bilgisayarında bu diziyle ilgili resimlerin olduğu bir dosya oluşturmuş, çatlak bir hayranım ben):







 



   Yazıyı bitirişi de Ozymandias bölümünün fragmanı ile yapalım. Merak etmeyin, spoiler yok, Cranston, Shelley'in ''Ozymandias'' şiirini okuyor sadece:


20 Eylül 2014 Cumartesi

Beyoğlu Sahaf Festivali

   8. Beyoğlu Sahaf Festivali'ne gittim dün!

   Şunları aldım:


- Suskunlar - İhsan Oktay Anar
- Amat - İhsan Oktay Anar

   Kitapların her biri onar liraydı. Gerçi bunu saçma buldum, çünkü kitapların hepsinin etiket fiyatı yirmi lira değil. Bazıları fazla ucuza gelirken, bazıları da yeterince indirimli olmuyor, ama nedir yani, bir iki liradan ölmem diyerek aldım dördünü de. Çok şükür, sıfır gibiler. Eğer sahaf festivalinde bulamasaydım, İletişim Yayınları'nın Cağaloğlu'ndaki yerine gidip alacaktım.

  Bu kitapları aldığım sahafla tartıştık bir de, iyi mi! Sahafta Neil Gaiman'ın Amerikan Tanrıları vardı, onun fiyatını sormamla konuşma başladı, sonra işler çirkinleşti diyebilirim, bir anda konuşma tartışmaya, hatta epey kaba bir tabirle sidik yarışına döndü. Allah'ım, ne saçmaydı ya. Biraz da gülünç bir tartışmaydı doğrusu :D

   Festivalin fotoğrafını hiç çekmedim yahu, aklıma bile gelmedi. Ama iki yıl öncekiyle aynı düzen, o kadarını söyleyebilirim.

   Festivale ilişkin gözlemlerimi paylaşacak olursam da şöyle (ukitap'a yazdıklarımın aynısını kopyaladım, ne tembel bir insanım):

- Ortam güzeldi, sakindi.
- Şu son bir ayda çıkmış olanlar hariç, güncel kitapları bulmak mümkün.
- Nadir bilim kurgu kitaplarını pek göremedim, belki ben gelene kadar satılmışlardır :D Ama alacağım yoktu zaten.
- Fiyatlara gelirsek, eğer kitap sıfır veya sıfıra yakınsa yarı fiyatına veriyorlar. Eğer biraz yıpranmışa, haliyle biraz daha ucuza.
- İki sene önce girişte Beyoğlu Sahaf Festivali ve Nadir Kitap ayraçları veriyorlardı, yedi taneydi toplamda sanırım. Bu sene verilmiyor. Bir de, iki sene önce plak çalan epey sahaf vardı, dün ben gittiğimde ise sadece bir sahafta müzik çalıyordu, o da yeni şarkılardan. Biraz garipsedim bu sebeple.

   İşte böyle. Aslında iki sene öncesindeki sahaf festivalinin fotoğrafını koysam, fark pek anlaşılmaz ama, yapmayacağım öyle bir terbiyesizlik :D

   Eveet, başka giden var mı festivale?

18 Eylül 2014 Perşembe

Tazecik Kitap Yorumu: Aslan, Cadı ve Dolap - C. S. Lewis


   Serinin ilk kitabı Büyücünün Yeğeni'nin yorumu burada.

   Kitabımız, savaş sırasında hava saldırıları sebebiyle Londra'dan uzağa gönderilen dört çocuğun (çocuklar kardeş, bunu da belirtelim) yaşadıklarını konu alıyor. Çocukların isimleri Peter, Susan, Edmund ve Lucy; kendilerini serinin devamında da göreceğiz. Çocukların gönderildikleri evin sahibi yaşlı bir profesör, adı ise Digory -eevet, ilk kitaptaki Digory-!

   Çocuklar evi dolaşırken, Lucy bir dolabın içinde kürk paltoların olduğunu görüyor. Dünyada en sevdiği şey kürk olduğu için, dolaptaki kürklerle epey bir haşır neşir oluyor, dolabın içine giriyor. Dolabın içine doğru yürüdükçe, dolabın büyüklüğüne hayret ediyor. Halbuki dolap, Narnia'ya açılıyor -ilk kitabı okuyanlar sebebini anlayacaktır-. Bir süre sonra tüm kardeşler, Narnia'ya bir yolculuk yapıp, olağanüstü bir bir macera yaşıyorlar-böyle deyince çok klasik oldu, ama cidden olağanüstü yahu :D-.

    Macera ne macerası derseniz, Beyaz Cadı, Narnia'yı esaretini altına almış ve sonsuz bir kış hüküm sürmekte. Cair Paravel sarayında dört boş taht var ve bu tahtlar gerçek sahiplerini bulduğunda, Narnia selamete kavuşacak. Beyaz Cadı da, bu tahtın sahipleri olacak kişileri bulup, öldürmek niyetinde. Beyaz Cadı'ya karşı gelebilecek kadar güçlü tek varlık da Aslan ve onun geri döndüğü söyleniyor. Çocuklar ve Aslan birleşip, Beyaz Cadı'ya karşı mücadele veriyorlar. Budur yani :D

   Kitabın içindeki çizimler yine çok hoş, insanın baktıkça bakası geliyor (ucubeli şeyleri saymıyorum). Harikasın sen Pauline Baynes!

   Kitapta bir bölüm var ki, epey güldürdü beni:

   ''Öf!'' dedi Susan, ayağını yere vurarak, ''hava çok soğuk. Şu paltoları giysek olmaz mı?''

   ''Bizim değil ki'' dedi Peter kuşkuyla.

   ''Eminim kimse aldırmaz'' dedi Susan, ''evden dışarı çıkarmayacağız ki; dolaptan bile dışarı çıkarmayacağız.''

   Aslında bu seriyi çok çok çok seviyorum, ama ilk okuyuşumda yaptığım gibi, ki yaklaşık altı seneye tekabül ediyor bu, bu sefer bir çırpıda okumamaya çalışıyorum seriyi. Bunaldığımda çok sevdiğim bir seriyi okumak ilaç gibi geliyor bana -Narnia olsun, Sevgili Salak Günlük olsun, Ejderhanı Nasıl Eğitirsin olsun-. Gıdım gıdım okumanın da ayrı bir hazzı oluyor hem. Ayrıca, karakterler haricinde, Narnia hakkında pek bir şey hatırlamadığımı fark ettim. İlk başta unuttuğuma biraz üzülsem de sonradan sevindim, çünkü yine seriyi heyecanla, bir sonraki sayfada ne olacağını merak ederek okuyabiliyorum.

   Edit:
   Serinin üçüncü kitabı At ve Çocuk'un yorumu burada. 
   Serinin dördüncü kitabı Prens Caspian'ın yorumu burada.

Puan: 5

Sıradakinden Alıntı

   ''Gerçeklik nereden baktığına bağlıdır.''


17 Eylül 2014 Çarşamba

Tazecik Kitap Yorumu: Epic - Conor Kostick


   İnsanlar, gelecekte içinde yaşadığımız dünyanın içine etmişler, savaşlar çıkmış ve sanırım dünya yok olmuş. Yeni Dünya'da ise, artık şiddet yasak. İnsanlar ''şiddet gereksinimlerini'' ise Epic adlı oyundan karşılıyorlar. Aslına bakarsanız toplumun düzeni, Epic üzerine kurulu.

   Epic oyununda bir karakter oluşturursunuz, bu karakterinizle savaşır ya da maceralara atılırsınız. Ama oyunda kazanılan sanal paralarla gerçek hayatta bir şeyler alınabildiği düşünüldüğünde, kimse maceraya atılmıyor genelde, savaşıp para kazanmaya bakıyorlar. (ben maceraya atılıp fakir kalırdım kesin).

   Öğrenciler okullarından mezun olurken Epic turnuvasına katılıyorlar. Epic turnuvasında başarılı olan öğrenciler, Epic'te onları daha da ustalaştıracak olan üniversiteye gitmeye hak kazanıyor.

   Oyunun kötü tarafı ise, bir kere ölürseniz, şimdiye kadar tüm kazandıklarınız gider. Sizi ağır koşullarda çalıştırmak için madenlere de gönderebilirler(gerçek hayatta).

   Erik bu sistemin çarpıklığından şikayetçi. Turnuvasına da az bir zaman kalmış. Erik sürekli, oyundaki ejderhayla savaşıp ölüp duruyor(ejderhayı yenenler dünyanın en zengin insanlarından oluyor ve üniversiteye alınıyor, yönetim ekibine de alınabiliyorlar). Anne babası çocuğa yalvarıyor, bak turnuvana az kaldı, ejderhayla savaşma artık, biraz daha düzgün oyna, ölüp durma diyorlar. Erik de tamam diyor, ama bu sefer de çok saçma olarak yorumlanabilecek bir şey yapıyor; karakterinin tüm yetenek puanlarını dövüşe falan değil de güzelliğe yatırıyor ve kimsenin seçmediği bir oyuncu tipini seçiyor, kibar korsanı (işte benim adamım :P). Dövüş makinesi olmayan bir karakter yaparak, diğer oyunculardan farklı olarak oyuna ve bu sisteme meydan okuyor aslında.

   Arkadaşları, Erik'in bu karakterle fazla yaşayamayacağını söylese de, Erik epey bir başarılı oluyor. Oyunun bilgisayar tarafından yönetilen karakterleri, Erik'in karakterine iyi davranıyor, hatta ona hediyeler veriyorlar. Böyle bir şey duyulmuş değil. Neyse, Erik arkadaşlarıyla toplanıp, ejderhayı öldürüp, sonrasında da yönetim birimine kafa tutmaya karar veriyor ve olaylar sürüp gidiyor.

   Kitap gerçekten çok güzeldi ve sürükleyiciydi. Yazar oyunu da iyi tasarlamış. Ama oyunu anlatırken detaylara girmesine rağmen, gerçek yaşamı çok ihmal etmiş. Kitabı okudukça dediğimi anlayacağınızı düşünüyorum. Bir başka eleştirim de, kitapta her şeyin yolunda gitmesi. Bir şeyler kötü gitse bile, sonradan durum hep iyiye dönüyor. Bu da pek inandırıcı gelmiyor tabii bana.

   Belki serinin devamını da okurum, henüz karar vermedim. Anladığım kadarıyla serinin kitapları birbirleriyle pek bağıntılı değil. Neysecüm, okuyacağım sanırım.

Puan: 4,5

15 Eylül 2014 Pazartesi

Tazecik Kitap Yorumu: Bir İdam Mahkûmunun Son Günü - Victor Hugo


   Bu kitabı kütüphanede görmüş, ''muhakkak okumalıyım bunu'' demiştim. Sonradan araştırdım, baktım, kütüphanedeki bu kitap, Can Yayınları'ndan farklı bir yayından ve doksan sayfa. Can Yayınları'nınki ise yüz elli sayfa. İki kitap arasındaki sayfa farkının sebebi, çevirmenin ve yazarın önsözlerine ve kısa bir tiyatro metnine yer vermesi. Halam da doğum günü hediyesi olarak bir kitap seç dedi, ben de bunu seçtim. İyi ki de seçmişim, çünkü önsözler ve o tiyatro metni olmasa, belki de kitap beni bu denli etkilemeyecekti.

   Victor Hugo daha önsözden, vurucu bir şekilde, idamın kaldırılması gerektiğini savunarak başlıyor kitabına. Tiyatro oyununda ise, Victor Hugo'nun yazdığı romanı ''insana resmen okurken işkence eden, berbat bir kitap'' olarak değerlendiren çeşitli insanların konuşmalarını aktarıyor. Son kısımda ise, idam mahkûmumuzun, idama mahkûm edildiğinden, idam sehpasına gidene kadarki öyküsü anlatılıyor.

   Önsözden bir alıntı yapmak isterim.

   ''Devrimlerin yıkamadıkları tek kaidenin idam sehpası olduğunu söylemiştik biraz önce. Aslında devrimlerin insan kanıyla yetindikleri hiç görülmemiştir; ve bunlar toplumun dallarını budamak, kesmek, başını koparmak için geldiklerinden, onların büyük güçlüklerle vazgeçebildikleri budama bıçaklarından bir tanesidir idam.''

   İdam cezası, çok hassas bir konu. Victor Hugo idam cezasının olmamasını, cezaya layık görülen kimsenin iyileştirilmesi gerektiğini savunmakta. Güzel bir fikir, ama her suçluyu iyileştirmek mümkün müdür? Peki, daha küçüklükten, yokluk sebebiyle suça yönelenlerin suçu nedir? Hayat ona zalim davranmışken, bir darbe de-daha doğrusu son darbe- devlet eliyle mi gelmelidir? İdam cezası, diğer suçluların gözünü korkutmakta mıdır sahiden? İdam cezasına çarptırılacak kişinin suçu bellidir, peki ya yakınlarının? Onlara da hayat zulüm olmaktadır o noktadan sonra. Gerçekten, üzerinde gerçekten çok düşünülmesi gereken bir konu. Bir de, masumların kanının döküldüğünü düşünsenize... En kötüsü de bu.

   İdam cezasına karşı olun veya onu destekleyin, ama Victor Hugo'nun önsözde verdiği bazı örnekler insanın kanını dondurur nitelikte. İdam mahkûmunun başından geçenler ise insanın yüreğini parçalıyor, insanı yeniden bir düşünmeye sevk ediyor.

   ''Tanrım, başım daha yere düşmeden, bütün saçlarım bembeyaz olacak!''

Puan: 5

13 Eylül 2014 Cumartesi

Sıradakinden Alıntı

   ''Eh söyleyin artık! Ne düşünüyorsunuz öyle?'' diye sordu.

   ''Artık, bu gece düşünemeyeceğimi düşünüyorum.''


Tazecik Kitap Yorumu: Kopyalanmış Adam - José Saramago


   Tertuliano Maximo Afonso, depresyonda(uygun kelimeyi bulamadım aslında) bir tarih öğretmenidir. Onun bu hali, okulun matematik öğretmeninin dikkatini çeker. Ona kafasını dağıtması için ''Arayan Bulur'' adında bir film önerir. Tertuliano'nun da yapacak işi yoktur zaten, kiralar filmi, izler.

   Filmi izlediğinin gecesi, Tertuliano birtakım seslere uyanır. Sesin kaynağının, kendi kendine filmi oynatmaya başlamış olan video oynatıcısı olduğunu görür. Filmi yeniden izlemeye karar verir, ancak bu sefer korkunç bir şey fark eder: Filmde otelin resepsiyon görevlisini canlandıran adam, kendisinin tıpatıp aynısıdır!

   Kendisiyle bu adam arasındaki benzerliği-daha doğrusu aynılığı- fark eden Tertuliano, bu adamın peşine düşer, ancak onunla yüzyüze geldiğinde ne yapacağını kendisi de bilmemektedir.

   José Saramago yine şahane bir roman yazmış. Tertuliano'yla beraber şaşıracak, kimlik sorgulaması yapacak, delireceksiniz-evet, kitap insanı delirtiyor, özellikle de sonu!-.

   Kitabın film uyarlaması da var, ''Düşman'' adında. İzlemedim, büyük ihtimalle de izlemem. Imdb'den bakarken, Tertuliano Maximo Afonso'nun adını Adam Bell'e çevirdiklerini gördüm. Halbuki kitapta Tertuliano'nun adı üzerinden ne gırgır dönüyordu, yazık, filmi izleyenler o gırgırdan mahrum kalacak :D

   Kopyalanmış Adam, gerçekten çok güzel bir kitaptı; kurgusu olsun, insanın duygularıyla oynayışı olsun-hayır, mazoşist değilim-, sorgulamaları olsun... Ama Saramago'nun yazım tarzının, kitabın sürükleyiciliğine bazı yerlerde balta vurduğunu da düşünmemiş değilim. Oldukça heyecanlı bir olayın ortasında araya girip sayfalarca süren felsefi düşünceler insanı olaydan koparıyor. Yine de bundan şikayetçi olmak yüzsüzlük olur., nihayetinde bu kitabın yeri bende bir başka oldu.

Puan: 4,5

12 Eylül 2014 Cuma

Sıradakinden Alıntı

   Tarihin bir hakikati yazmamış olması, o hakikatin meydana gelmediği anlamına gelmez.


Tazecik Kitap Yorumu: Kara Gemi'den Dehşet Hikâyeleri - Chris Priestley


   Serinin ilk kitabı Montague Amca'nın Dehşet Hikâyeleri'nin yorumu burada.

   Ethan ve Cathy, babalarıyla birlikte, okyanusa sırt vermiş sarp bir kayalığın tepesine kurulu olan Eski Han'da yaşamaktalar. Çocukların annesi öldüğünden beri, babaları delirmiş bir halde. Kendini içkiye vermiş, huysuz biri olup çıkmış, çocuklarının yüzüne bakmaya katlanamıyor-ona eşini hatırlattıkları için-. Artık hana da pek kimse uğramaz olmuş bu adamın huysuzluğu yüzünden.

   Bir gün çok şiddetli bir fırtına kopuyor. Gemiler fırtınada kontrollerini yitiriyor, kayalıklara çarpıp batıyorlar.

   Fırtınanın üçüncü gününde Ethan ile Cathy çok kötü hastalanıyor, babaları da doktor getireceğini söyleyip gidiyor, hanın kapısını da kimseye açmamalarını tembihliyor.

   Çocuklar babalarını beklerken uyuyorlar. Uyandıklarında kendilerini daha iyi hissettiklerinden, yanlarına kitap alıp handaki şöminenin önüne oturuyorlar. Tam Ethan, Cathy'ye kitap okumaya başlıyor ki, birisi hanın kapısına vuruyor. Fırtına hala devam etmekte. Dışarıdaki adamı içeri almamak düpedüz zalimlik olur diyerek, alıyorlar onu içeri. Adam bir denizci. Bu iki çocuğa fırtına dinene kadar hikâye anlatıyor. Tipik korkunç, denizci hikâyeleri.

   Gerçi tipik dediğime bakmayın, hikâyeler orijinal sayılır. Ama ilk kitaptaki hikâyelerle benzeşen hikâyeler de vardı. İlk kitaptakilere göre, bu kitabın hikâyeleri epey vahşet barındırıyor bünyesinde, kurguları da tahmin edilebilir ve genel olarak bittiklerinde, yarıda kalmış hissi veriyorlar, en azından ben öyle hissettim. Bu kitapta da, yine iki hikâye arası konuşmalarda tekrara dayanılmış.

   Kitaptaki hikâyeler beni pek tatmin etmese de, kitabın sonu çok etkileyiciydi yahu. Ne yaptın sen, sayın Priestley :'(

   Yine son olarak kitabın kapak tasarımından ve çizimlerinden bahsedeyim. Çizimler yine hikâyelerle oldukça uyumlu. Bu kitabın kapak tasarımını ise ilk kitabınkine göre daha çok beğendim. Daha tekinsiz -ve biraz da hüzünlü- bir havası var. Mükemmel bir kapak tasarımı olmuş bu kitap için. David Roberts'i ilk kitapta tebrik ettiğim gibi yine tebrik ediyorum :)

   Hazır korsan demişken, şu şarkıyla kapatayım yorumu (ne cins bir klip o öyle :D)


   Edit:
   Serinin üçüncü kitabı Tünelin Ağzından Dehşet Hikâyeleri'nin yorumu burada.

Puan: 4

Sıradakinden Alıntı

   ''İçki içmek için biraz genç görünüyorsunuz,'' dedim manalı manalı.

   ''Sen de bana öğüt vermek için genç görünüyorsun,'' dedi gülümseyen gözlerle. ''Sizin içki içen adamlara alışkın olduğunuzu düşünmüştüm.''

   ''Ben bir handa büyüdüm, bu doğru,'' dedim, ''ama tam da bu sebeple ayyaşlar hakkında pek iyi şeyler düşünmüyorum.''


Tazecik Kitap Yorumu: Montague Amca'nın Dehşet Hikâyeleri - Chris Priestley


   Edgar'ın ormanın içinde, kasvetli bir evde oturan Montague adında bir amcası var(büyük-büyük-büyük amcası da olabilir, adamın ne kadar yaşlı olduğunu bilmiyoruz). Amcası Edgar'a hikâyeler anlatıyor; dehşet hikâyeleri. Tuhaf-ve biraz da tedirgin edici- bir şekilde, Montague Amca'nın elinde bu anlattığı hikâyelerin gerçek olduğuna ilişkin bazı kanıtlar var, hikâyede önemli role sahip eşyalar gibi(tam anlamıyla önemli sayılmaz da, neyse).

   Edgar rasyonel bir insan tabii, ama amcasının evinden çıkışı geç vakte kaldığında o rasyonelliği uçuyor. Amcası ona demişti zaten: ''Karanlık bastırdığında buralarda olmak istemezsin.''

   Kitaptaki hikâyelerin sonuncusu hariç hepsinin ana karakteri bir çocuk. Her hikâyede bu ana karakter çocuğun başına korkunç bir olay geliyor. Hikâyelerin orijinal olduklarını söylemem ve yazarın hakkını vermem gerek. Bazı hikâyelerde Binbirgece Masalları'ndan biraz esinti hissetsem de, bu esintilerin hikâyelerin orijinalliklerine zarar verdiklerini düşünmüyorum.

   Sonuncu hikâye ise, Montague Amca'nın hikâyesi. Rasyonelliğin zırt dediği hikâyedir bu hikâye. Hayal ve kurmaca sandıklarımız; öyle midir sahiden?

   Kitaptaki öyküleri gerçekten çok beğendim, ama iki öykü arasında Edgar ile amcasının diyaloglarının ve davranışlarının epey tekrara düştüğünü de belirtmem gerek.

   Son olarak kitabın kapak tasarımından ve çizimlerinden bahsetmek istiyorum. Hikâyelerin içine serpiştirilmiş çizimler, kitabın tedirgin edici havasını mükemmel yakalamış, ellerine sağlık David Roberts'ın. Kitabın kapağı da çok hoş. Diğer ülkelerin kapaklarına baktım da, kapak tasarımı aynı olsa da, arka fon rengini pek tutturamamışlar, ya çok açık renk olmuş, ya da çok koyu. Bizim ülkenin baskısında ise renk çok güzel olmuş, tebrikler Tudem :D

   Edit:
   Serinin ikinci kitabı Kara Gemi'den Dehşet Hikâyeleri'nin yorumu burada.
   Serinin üçüncü kitabı Tünelin Ağzından Dehşet Hikâyeleri'nin yorumu burada.

Puan: 5

10 Eylül 2014 Çarşamba

Sıradakinden Alıntı

   ''Orada dikilip durma, Edgar,'' dedi. ''İçeri gir, evlat. İçeri gir.''

   Oldukça hevesli bir halde eve girdim, ama işin doğrusu bahçedeki hava ile evin havası arasında çok küçük bir sıcaklık farkı vardı. Aslında bir fark vardıysa bile bu bahçenin lehineydi, çünkü hayatım boyunca hiçbir binanın içinde amcamın evinde üşüdüğüm kadar üşümemiştim. Bir keresinde merdivenlerin trabzanından sarkan buzlar gördüm, buna yemin edebilirim.


9 Eylül 2014 Salı

Tazecik Kitap Yorumu: Anılan - Marianne Curley


   Geçmişe giderek geleceği değiştirmek... Ne kadar klasik bir konu, değil mi? Ama Marianne Curley yazınca öyle olmuyor işte. Zamanda yolculuk ile çeşitli fantastik ögeleri harmanlayıp, ortaya şahane bir roman çıkarıyor.

   Kitabımızın iki anlatıcısı var: Ethan ve Isabel. Ethan, Koruyucu'dan ve bir Anılan. Koruyucu, yaşanmış olan tarihi korumakla yükümlü. Bir de Düzen diye bir grup var ki-ironiye bakar mısınız?-, onlar da gelecekte mutlak güce sahip olabilmek için, geçmişi değiştirmeye çabalıyor.

   Bir de Kehanet var; bu Kehanet, Koruyucu ile Düzen arasında yapılacak son savaşta olacaklardan bahsediyor üstü kapalı. Ethan bir Anılan demiştik, bu da onun Kehanet'te adının geçtiği anlamına geliyor- ismen değilse de, nitelemelerle, ''cesur savaşçı'' gibisinden-.

   Isabel de bir Anılan, ama kendisi bunu henüz bilmiyor. Ethan'a Isabel'i eğitme görevi veriliyor. Biz de Isabel'in eğitim sürecini ve Koruyucu'nun Düzen'e verdiği mücadeleyi okuyoruz.

   Koruyucu'nun her üyesinin en az iki özel yeteneği oluyor. Ethan'ınkiler telekinezi ve canladırma iken, Isabel'inki iyileştirme örneğin-kızcağızımız henüz ikinci yeteneğini keşfedemedi-.

   Her ne kadar kitabın iki anlatıcısı olsa da, romandaki diğer karakterler de, Ethan ve Isabel kadar önemli. Ethan'ın eğitmeni olan Arkarian'ımız var, mavi saçlı, eflatun gözlü, uuu. Yaşlanmama yeteneğine sahip olduğu için yaklaşık altı yüz yıldır, on sekiz yaşında gibi duruyor. Diğerlerini yazmayayım, sürpriz olsunlar.

   Kitap oldukça sürükleyici ve orijinal. Maalesef, Isabel'in abisi Matt'ın inatçılığı sebebiyle bazen tekrara düşüyor. Karakterlerin dış görünüşlerinin pek betimlenmeyişi de bir sorun. Ama diğer her şeyin muhteşemliği karşısında elbet görmezden gelinebilir bunlar :D Ne kadar güzel bir kitap olsa da bu, hak ettiği ilgiyi görmediğini düşünüyorum, o ayrı konu.

Puan: 5

5 Eylül 2014 Cuma

Sıradakinden Alıntı

   Kapıyı ardımdan kapatırken Ethan'ın, dışarıda beni beklediğini gördüm. Eldivenli ellerini ağzına götürmüş, parmaklarını ısıtmaya çalışarak nefes veriyordu. ''Not bıraktın mı?''

   ''Hı hı.''

   ''Söylediğim malzemeleri aldın mı?''

   Günlük yürüyüşlerim için kullandığım çantayı işaret ettim. İçindekileri tek tek saymaya başladım:

   ''Matara, çakı, kuru kayısı, iki elma, iki adet ip, defter, kalem, küçük ilkyardım çantası ve tabii, bir de benim eklediğim bir şey ki bu en önemlisi. Sen unutmuşsun.''

   ''Ne o?''

   Gülümseyerek cevapladım: ''Çikolata.''

   ''Öncelikle neye ihtiyacın olduğunu biliyor olman güzel.''


3 Eylül 2014 Çarşamba

Tazecik Kitap Yorumu: Hayalet Tugay - John Scalzi


   Serinin ilk kitabı Yaşlı Adamın Savaşı'nın yorumu burada.

   İlk kitaptan biliyoruz ki, evren korkunç bir yer. Yaşamaya elverişli gezegen sayısının azlığı ve bu gezegenler uğruna yapılan savaşların çokluğu.

   Bu kitapta KSG bir şeylerin çok yanlış gittiğini fark ediyor. Uzun zamandır birbirlerine düşman olan Enesha ve Rraey ırkları ittifak yapmış. Üçüncü müttefikleri ise Obinler, ki onlar tüm ırklara karşı tarafsızlıklarıyla bilinir. Bu üç ırkın birleşmesinin sebebi ise, insan ırkını evrenden silmek. Bu üç ırkın müttefik olmasını sağlayan ise, bir insan!

   Bu insan olacak hain şahıs, Charles Boutin adında bir bilim adamı. Kendisi ihanet etmeden önce, labaratuarını bırakıp kaçmak için ne işler çevirmiş, ama çok önemli bir şeyi unutmuş: bilgisayarına aktarmış olduğu zihin şablonunu silmeyi.

   KSG de-aslında ellerinde kendilerine yardımcı olabilecek tek şey bu olduğu için- bu zihin şablonunu, tankta üretilmiş bir askere nakletmeye karar veriyor. Eğer nakil başarılı olursa, Boutin'in anılarına ulaşılarak, onun neden ihanet ettiği öğrenilmeye çalışılacak. Başarılı olmazsa da, asker Hayalet Tugay'a teslim edilecek.

   Bu askerimiz de Jared Dirac oluyor. Her ne kadar başta bu zihin nakli başarısız olsa ve Dirac, Hayalet Tugay'a verilse de, zamanla Boutin'in anıları yüzeye çıkmaya başlıyor ve işler değişiyor.

   Açıkçası ikinci kitapta John Perry yok diye üzülüyordum, ancak gereği yokmuş, çünkü Dirac, onun yokluğunu hissettirmiyor. Dirac'la beraber, Hayalet Tugay'ın askerlerinin eğitim sürecini görmek de şahane bir şey. Ve, ah, AkıllıKan ile yapılan numara bir harika dostum! :D

   Kitapta, insanlardaki mizah anlayışının hep bir şeyleri veya birilerini aşağılamak üzerine kurulu olduğu yazıyordu. ''Hep'' olmasa da, cidden çok doğru bir çıkarım. Ve bu çıkarım, biraz kötü hissetmeme sebep oldu açıkçası. Kitapta beni etkileyen başka bir şey ise, Obin isminin anlamı ve bunun üzerine geçen konuşmalar. O kısımda da, John Scalzi yine çok doğru tespitlerde bulunmuş. Bir uzaylı halkının ismi üzerinden felsefe yapmayı nasıl başarabiliyorsun, ha Scalzi?

   İlk kitaba göre mizahı birazcık daha az, aksiyonu da birazcık daha fazlaydı, ancak ilki gibi, çok sürükleyici bir kitaptı. Sonu ise... harikaydı! Eğer ikinci kitapta Perry yok diye üzülüyorsanız, hiç dert etmeyin efenim, Dirac da şahane bir kitap okumanızı sağlayacak.

Puan: 5

2 Eylül 2014 Salı

Hoşuma Yapışanlar


   ''Tanrı aşkına sayfayı çevir. Gelmiş geçmiş en yavaş okuyucusun.''