28 Şubat 2014 Cuma

Kazanan...

   Çekilişimiz bitti. Liste çok uzun olduğu için, resimleri koymasam sorun olur mu? On altı resim ediyor çünkü, uzun sürecek epey. Ama illa merak eden varsa, liste dosyasını mailine atarım :D

   Kazananı random.org ile belirledim. Çıkan sonuç:


   Ki, 122 numara da, hanijuni oluyor! hanijuni, iletişim bilgilerini entelkitap@gmail.com'a gönderebilir misin lütfen?

   İyi günler efendim :D

22 Şubat 2014 Cumartesi

Yetişin A Dostlar, Çekiliş Var

   Blogumun üye sayısının 100'ü geçmesi sebebiyle, bir çekiliş düzenleyeyim dedim, belki çekilişi nasıl yapmamız gerektiğini sorduğum ankete cevap vermişsinizdir. Öncelikle, iki şıkka eşit sayıda oy verdiğiniz için çok minnettarım -,- Her neyse, bu çekiliş de yorum bırakarak olsun, bir sonrakini de Rafflecopter ile yaparız inşallah.

   Bu çekilişte ne mi veriyorum?


   Bir kişiye bu fotoğraftaki kitaplar ve ayraçlar gidecek. Eğer fotoğraftan anlaşılmıyorsa, isimlerini de belirteyim ayrıyeten, Jeff Lindsay'den Dexter serisinin ilk iki kitabı olan Delirtici Düşlerin Dexter'ı ve Değerli Dostum Dexter kitapları. Hemen herkesin bildiği Dexter dizisi, bu seriden ilham alınarak yapılmıştır-diziyi izlemediğim için kitaptan birebir uyarlanıp, uyarlanmadığını bilmiyorum :D-.

Çekilişe katılmak için yapmanız gerekenler:
- Blogumun izleyicisi olmak ve bu yazının altına yorum bırakmak
- Eğer, ben ek çekiliş hakkı istiyorum derseniz de bu çekiliş haberini bir sosyal platformda (Facebook, Twitter, Blogger) herkese açık olarak paylaşıp, linkini yorumunuzda belirtmelisiniz (Her biri için üç çekiliş hakkı. Yani toplamda dokuz ek çekiliş hakkı.)

   Türkiye dışına gönderim yapamıyorum. Kazananı 28 Şubat'ta açıklayacağım :)

*Bu arada, bu blogtaki 200. yazım imiş bu, hayırlı olsun :P

21 Şubat 2014 Cuma

Tazecik Kitap Yorumu: Beynine Bir Kez Hava Değmeye Görsün - Dr. Frank Vertosick Jr.


   Frank Vertosick, bir beyin cerrahı. Kitabında da, tıp eğitiminin hastanedeki rotasyonlarından başlayarak, kadrolu bir cerrah oluncaya kadarki yaşadıklarını okuyoruz. Kitap çeşitli öykülerden oluşuyor.

   Vertosick'in dediğine göre, ameliyat psikopatları denilen bir tür cerrah tipi varmış. Bunlar, hastalarının durumlarına pek de kafayı takmayan, ölseler bile fazla umursamayan tiplermiş. Bunun sebebi de, çok fazla ameliyat yapıp, çok fazla şey görmüş geçirmiş olmalarıymış aslında. Her şeye üzülürseniz, kafayı sıyırırsınız zaten. Ancak Vertosick, tecrübeli bir doktor olduğunda bile, hastalarına yakınlık duymaktan kendini alamıyor. Kitabında da, aklında yer eden bazı hastalardan bahsetmiş. Onun gözünden; duyarlı bir doktorun gözünden, hastaların hikayelerini okumak oldukça ilginç. Ve, iç burkucu. Herkese ayrı bir üzüldüm. Bebek Rebecca'nınkine hele... Hayır, hayır, ağlamıyorum...

   Vertosick'in, beyin cerrahisi bölümünde rotasyon yapmaya ilk başladığında öğrendiğine göre, beynine bir kere hava değmeye görsün, illa ki bir şeyler değişirmiş o insanda. Kitapta da, epey bir örneği var bunun. O kafatası boşuna çevrelemiyor beyni efenim.

   Bu kitap, insanın tıp eğitimi ve doktorluk hakkındaki yanlış düşüncelerini yıkıyor. Bize ne kadar da yanlış yansıtılıyormuş meğer televizyonda vs.

   Vertosick, başarılı bir cerrah; başarılı bir cerrah olduğu kadar, başarılı bir yazar da. Dili harika kullanmış. Çeşitli çıkarımları var ki, tek kelimeyle bayıldım onlara da. Yaşadıklarını çok içten aktarmış, siz de onunla beraber yaşıyorsunuz olayları sanki, onunla seviniyor, onunla üzülüyorsunuz. Bir de fiyatından bahsetmek istiyorum kitabın, sekiz lira. Bu kadar harika bir kitap için az bile diyebilirim, saçma sapan romanlar kırk liraya satılıyor artık nihayetinde. Okuyun efendim, kaçırmayın, ''Beyin cerrahisi öyküsü mü olurmuş?'' demeyin.

Puan: 5

Sıradakinden Alıntı

   Gökbilimciler yıldızları izlerler ama onlara hiçbir zaman dokunamazlar. Parçacık fizikçileri o muazzam atom parçalayıcılarının buhar izlerinde Tanrı'yı görürler ama parçacıkların kendilerini göremezler, protonlara uzanamazlar, kuarklara dokunamazlar. Moleküler biyologlar DNA'nın çifte sarmalının öykülerini anlatırlar ama onlar için gen, gözle görülemeyen bir soyutlamadan öteye gidemez. Bu bilim insanları, cihazlarına veya fotoğraf filmlerinin üzerine doğanın düşürdüğü gölgeleri izlemekle yetinmek zorundadırlar. Beyin cerrahı ise bu açıdan imtiyazlıdır, doğanın en büyük esrarı, bir-iki kiloluk yağlı bir organ içinde gizlenmiş olarak önünde durmaktadır.


20 Şubat 2014 Perşembe

Tazecik Kitap Yorumu: Sineklerin Tanrısı - William Golding


   İkinci Dünya Savaşı sırasında, İngiliz çocukları güvenli bir yere götürülmek amacıyla bir uçağa bindirilirler. Ne var ki, uçak bir kaza sonucu, bir mercan adasına çakılır. Tamam, çocuklar savaştan uzaktadırlar, gidecekleri yere varamasalar da; ancak güvende olduklarını söyleyebilir miyiz?

   İlk başta çocuklar adanın güzelliğinin tadını çıkartmaktadırlar, başlarında yetişkin olmadığı için, ayrı bir hezeyan da duyarlar -pilotları, iniş sırasında ölmüştür-. Yine de, kuralların, bir düzenin gerektiğinin de farkındadırlar.

   Ralph ile Domuzcuk, kitabın başında ilk karşılaştığımız karakterler. Benim kanım Domuzcuk'a çok ısındı. Kendisi oldukça zeki, ancak şişman olması, köylü şivesiyle konuşması ve gözlüksüzken resmen kör olması, onu çocuklar arasında alay konusu yapar. Çocuğun gerçek adını öğrenemeyiz bile! Domuzcuk da domuzcuk, şişko da şişko.

   Ralph ile Domuzcuk beraber bir deniz kabuğu bulurlar. Domuzcuk'tan gelen fikir üzerine, Ralph bunu öttürerek, uçağın çakılması esnasında dört bir yana dağılan çocukları çağırır. Yavaş yavaş çocuklar gelir, sonra kurallarla birlikte bir düzen oluşturmak için bir şef seçmeye karar verirler. Deniz kabuğunu öttürüp, onları çağıran Ralph olduğu için, şef seçilir. Esasında, Jack adında bir çocuk-İngiltere'deyken kilise korosu başı olan çocuk- şef olmak için kendini öne sürer, ancak korodaki diğer çocuklar hariç kimseden oy alamaz, onlar da zaten Jack'ten korktukları için vermişlerdir ona oy. Jack'in içinde bu, bir ukte olarak kalır. Sonradan Jack, ava çıkılması gerektiğini söyler, avcı başı olur.

   Bahsetmek istediğim, bir de Simon var. Simon melek gibi bir çocuk. Mantıklı kararlar veren, herkese yardım eden harika bir insan. Böyle iyi insanlara neler olduğunu bilmeyen yoktur herhalde.

   Çocukları saflık, masumiyet abidesi olarak tanımlayanlara hep şaşarım. Onlar hiç mi çocuk olmadılar acaba? Hiç mi ayrımcılığa maruz kalmadılar? Her çocuğun içinde kötülük vardır, sadece, eğitime bağlı olarak çocuğun bazı eğilimleri arttırılırken, bazıları köreltilir. Adadayken de, resmen her çocuğun içindeki vahşi açığa çıkıyor, çünkü onlara engel olacak bir şey yok.

   Kitap alegorik bir anlatıma sahip. William Golding, çocukların üzerinden günümüz insanlarını anlatmayı çok iyi başarmış. Kitabın sonunda da, çevirmen Mina Urgan'ın kitapla ilgili harika bir yorumu var, kitabı bitirince muhakkak onu da okuyun-kitaba başlamadan önce değil, çok spoiler yersiniz yoksa-.

   Ben kitabı beğendim. Yazarın betimlemeleri de harika, siz de çocuklarla mercan adasındaymışsınız gibi hissettiriyor. Bir puanı kırmamın sebebi ise, kitabın birkaç yerinde kopukluk yaşamam. Bunu daha ayrıntılı açıklayabileceğimi sanmıyorum :D

Puan: 4

17 Şubat 2014 Pazartesi

Sıradakinden Alıntı

   Simon, tehlikelerle dolu bir gereksinme içindeydi. İlle konuşmak istiyordu; ama bir toplantıda konuşmak, korkunç geliyordu ona.

   Duraksaya duraksaya, ''Belki,'' dedi, ''bir canavar vardır belki.''

   Toplantıdakiler, yabansı seslerle bağrıştılar. Ralph, hayretler içinde ayağa kalktı:

   ''Sen mi, Simon? Sen mi inanıyorsun buna?''

   Simon, ''Bilmiyorum,'' dedi.

   Yüreği öylesine atıyordu ki, tıkanır gibiydi:

   ''Ama...''

   Fırtına patlak verdi:

   ''Otur yerine!''

   ''Çeneni kapa!''

   ''Denizkabuğunu al!''

   ''Kes sesini!''

   Ralph bağırdı:

   ''Dinleyin onu! Denizkabuğu onda!''

   ''Demek istediğim şu... Bizden başka canavar yok belki...''

   ''Aklını kaçırmış!''

   Bunu söyleyen, nezaket kurallarına aldırmayacak kadar sarsılan Domuzcuk'tu.

   Simon gene konuştu:

   ''Belki bizler bir çeşit...''

   Simon, insanlığın başlıca hastalığını dile getirmek çabası içinde, derdini anlatamaz hale geldi.


16 Şubat 2014 Pazar

Tazecik Kitap Yorumu: Paravan - Tim Weaver


   Bu kitabın yorumuna arka kapak yazısıyla başlasak iyi olacak. En azından ilk kısım.

   ''Bir yıl önce, Alex Towne'un cesedi bulundu.

   Bir ay önce, annesi Alex'i sokakta gördü.

   Bir hafta önce, David Raker onu aramaya karar verdi. Şimdi ise, bu kararı almamış olmayı diliyor.''

   Arka kapak yazısı tamam, güzel, etkileyici. Ancak söylemeden geçemeyeceğim şeyler var. Alex Towne'un cesedi bir buçuk yıl önce bulundu. Annesi üç ay önce Alex'i sokakta gördü. David Raker iki gün önce Alex'i aramaya başladı, ancak her ne kadar kötü şeyler yaşasa da, pişman olduğu söylenemez. Bunları belirtmem gerektiğini düşündüm :D Gerçi bunu böyle yazan Ephesus değil esasında, kitabın asıl yayınevi böyle yazmış. Nedense kitapla arka kapak yazısı biraz olsun uyuşmayınca, bu beni rahatsız eder. Neyse, geçelim.

   Alex beş yıl önce kaybolmuştur, aradan birkaç sene geçtikten sonra cesedi bulunur. David Raker da, eski bir gazetecidir, eşinin ısrarıyla başladığı kayıp insanları bulma işini, eşi öldükten sonra temelli bir iş haline getirmiştir. Bir gün, Alex'in annesi gelir David'in yanına. Oğlunu üç ay önce sokakta yürürken gördüğünü söyler. Üç aydır bunun nasıl olabileceğini düşünüp durduğunu, en sonunda bu konuda bir şeyler yapması gerektiğine karar verdiğinden bahseder. Bu sebeple de David'e gelmiştir, ondan oğlunu bulmasını ve geri getirmesini ister.

   David ilk başta bu iş teklifini çok kuşkulu karşılar, ancak sonradan kabul eder. Olayı araştırdıkça, batar. Onu uzak durması konusunda uyarırlar. Ben neden bahsediyorum, değil mi? :D Zaten David de neler döndüğünü anlamak pahasına iyice kurcalıyor her şeyi. Onunla beraber yavaş yavaş anlıyorsunuz neler olduğunu.

   Kitap sürükleyiciydi. Ancak sürpriz ögesini tahmin ettim. Etmemem gerekirdi :D Bunun dışında, kitaptaki olaylar bana çok tanıdık geldi, sanki önceden izlediğim filmlerde birçok kez görmüşüm gibi. Pek de orijinal bir kurgu olduğunu söyleyemeyeceğim dolayısıyla. Okuyup okumamak konusunda karar sizin elbette.

Puan: 3

Sıradakinden Alıntı

   İyi şeyler uğruna savaşmaya değer.


15 Şubat 2014 Cumartesi

Tazecik Kitap Yorumu: Harry Potter ve Felsefe Taşı - J. K. Rowling


   İlk defa Harry Potter okuduğumu, filmini bile izlemediğimi, katıksız bir Muggle olduğumu söyleyerek başlayayım söze :D

   Harry Potter, annesi babası ölmüş bir çocuktur, bu sebeple de teyzesinin; Dursley ailesinin yanında kalmaktadır. Teyzesi bir gıcıklık abidesidir, kocası deseniz kızgın muşmula, oğlu da Harry'yi tartaklamaya aşırı meraklı, duba gibi bir oğlan. Harry'nin odası da merdiven altındaki bir dolap, içinde örümcek ağlarıyla birlikte. Harry'nin hayatı hiç de matah değil anlayacağınız.

   Harry'nin alnında şimşek şeklinde bir iz var. Bunun ne olduğunu teyzesine veya dayısına sorduğunda, anne babasının öldüğü araba kazasında oluştuğunu söylüyorlar. Yalan! Geleceğiz bu konuya.

   Bir gün Dursleylere bir mektup gelir, aslında bu mektup Harry'e gelmiştir, hatta adreste ''merdivenin altındaki dolap'' bile yazmaktadır. Ne var ki Harry daha mektubu okuyamadan, dayısı kapar elinden, yok eder mektubu. Eve mektuplar gelmeye devam eder, ama dayısı ile teyzesi hiçbirinin Harry'nin eline geçmemesi için büyük çaba gösterir. Hatta bu sebeple evin camlarına tahta çakarlar, o derece. O da yetmez, çünkü hala bacadan olsun, sütçünün uzattığı yumurta kutusundaki yumurtaların içinden olsun, mektup gelmektedir. Bu sebeple de dayısı Vernon onları bir otele götürür. Otel sahibi gelir yanlarına, Harry Potter'a yüz tane mektup geldiğini söyler. Vernon çıldırır, bu sebeple fırtınalı bir gecede, bir kayalığın üstündeki yıkıldı yıkılacak bir kulübede kalırlar. Vernon, buraya mektup gelemeyeceğini düşünür. Evet, bu sefer mektup yağmuruna tutulmazlar ama, Hagrid gelir.

   Hagrid, Hogwarts'ın anahtar bekçisidir. Harry'ye mektubunu getirmiştir, ancak Harry'nin daha neler olduğundan haberi yoktur. Hagrid de açıklar ona. Harry bir büyücüdür, anne babasının da olduğu gibi. Anne babası da trafik kazasında değil, çok güçlü bir büyücü olan Voldemort'un saldırısında ölmüştür. Ancak Voldemort, Harry'i öldürememiş, alnındaki izi bırakmıştır, o zamandan beri de görülmemektedir, gücünü kaybetmiştir çünkü Harry'ye saldırırken. Bu sebeple de Harry Potter çok ünlüdür büyücüler dünyasında. Mektupta da Harry, Hogwarts'a davet edilmektedir, büyücülük ve cadılık okuluna.

   Harry, Hogwarts'a giden trende de Ron, Hermione ve Neville ile tanışır. Onları kitabın devamında çok göreceğiz. Serinin devamında da tabii -yanılıyorsam düzeltin-.

   J. K. Rowling'in hayal gücünü takdir ettim. Çok hoş kurgulamış bu büyücülük dünyasını, Hogwarts'ı, Quidditch'i, her şeyi :D Seriye devam edeceğim mutlaka! (İnşallah diyelim de, ne olur olmaz :P)

   Kitabı beğendim, ancak bir sıkıntım da var. Gerçi çevirmenden kaynaklanıyor bu sorun, sanırsam. Kitapta çok fazla ''boyuna'' kelimesi kullanılıyor. Üç tamam, beş tamam, ancak bir süre sonra baydı.

   Merdiven altındaki bir dolaptan çıkma bir çocuk olsanız da, dünyayı değiştirecek güce sahip olabilirsiniz!

   Edit:
   Serinin ikinci kitabı Harry Potter ve Sırlar Odası'nın yorumu burada.
   Serinin üçüncü kitabı Harry Potter ve Azkaban Tutsağı'nın yorumu burada.
   Serinin dördüncü kitabı Harry Potter ve Ateş Kadehi'nin yorumu burada.
   Serinin beşinci kitabı Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı'nın yorumu burada.
   Serinin altıncı kitabı Harry Potter ve Melez Prens'in yorumu burada.
   Serinin yedinci kitabı Harry Potter ve Ölüm Yadigârları'nın yorumu burada.

Puan: 5

9 Şubat 2014 Pazar

Sıradakinden Alıntı

   ''Düşmanlarımıza karşı koymak yürek ister, ama dostlarımıza karşı koymak da yürek ister.''


Tazecik Kitap Yorumu: Labirent: Ölümcül Kaçış - James Dashner


   Thomas, karanlık bir kutunun içinde uyanıyor. Kutu hareket ediyor, ama nereye olduğunu bilmiyor Thomas, aslına bakarsanız kim olduğunu bile bilmiyor. Tek bildiği ismi, diğer her şey ise silinmiş aklından.

   En sonunda kutu yaptığı yolculuğu bitiriyor, kapağı açılıyor. Kapağın etrafında çocuklar var, Thomas'ın kutudan çıkmasına yardım ediyorlar, bir yandan da ona gerekli bilgileri veriyorlar: ''Burası Kayran ve buradan çıkış yok.''

   Kayran, dört duvarın arasında bir yerleşim alanı. Ancak duvarlar aralık -en azından gün içinde öyleler, akşam olduğunda kapanıyorlar-. Kayran'ın duvarlarının dışında ise bir labirent var. Kayran'daki her çocuk, bir işle uğraşmakla yükümlü. Bir de Koşucular var, onlar da Labirent'in haritasını çıkarmaya çalışıyorlar. Bu iş için en zeki ve hızlı çocuklar seçiliyor, çünkü Labirent'te dolaşan Izdırap Veren adında yaratıklar var.

   Bir de Teresa var. Normalde her ay, aynı gün kutudan bir erkek çocuk çıkarmış, hiç sektiği olmamış. Ancak Thomas'ın geldiğinin ertesi günü, kutudan bir çocuk daha çıkıyor ve bu bir kız. Sonun yakın olduğu gibisinden bir şeyler söylüyor, sonra komaya giriyor.

   Bütün çocuklar bu durumla ilgili olarak Thomas'tan şüpheleniyor ki, saçma geldi bana. Çocuk ne bilsin canım, sizin işin içinde olmanız da mümkün, ne suçluyorsunuz çocuğu hemen. Bir de, Kayran'daki çocuklar aşırı ketum ve de agresif. Böyle olmalarına gerek var mı gerçekten?

   Thomas da bir Koşucu olmak istiyor, öyle olması gerektiğini hissediyor. Sonra bir gün, bir cesaretle -hangi açıdan baktığınıza bağlı olarak, belki de aptallıkla- yasak olmasına rağmen Labirent'e giriyor... devamını anlatmayayım :D

   Kitabı genel olarak beğendiğimi söyleyebilirim. İlgi çekici bir başlangıcı vardı. Aksiyon sahnelerini de beğendim. Beğenmediklerime gelirsek, dediğim gibi, Kayranlıların Thomas'a olan tutumlarına sinir oldum. Kitabın sonunu da pek tatmin edici bulmadım. Hadi, son öyle olsun, ancak bu son, Kayranlıların neden farklı konuştuklarını açıklamıyordu, bu ayrı bir mesele.

   Serinin devamını okusam mı diye düşünüyorum da, devam etmeyeceğim sanırım.

Puan: 4

6 Şubat 2014 Perşembe

Tazecik Kitap Yorumu: Saklı Bahçe - Kate Morton


   Bu kitabı dört sene önce okumuştum ilk defa. Kate Morton'la tanışmamı sağlayan kitaptı. Kitabı ne kadar çok beğendiğimi hatırlıyorum. Ancak aradan geçen dört yıldan sonra kitabın o güzel dilini, harika kurgusunu, yazarın sırları öykünün içine işleyişini, duyguları harika aktarışını; resmen size hissettirişini unutmuşum. Ayrıca, çevirmen Zeynep Heyzen Ateş'in de harika bir iş çıkardığını söylemem gerek.

   Kitabın kurgusu, genel olarak üç kadının çevresinde dönüyor. Her bölümde bu üç kadının yaşadığı zamana gidiyor ve onların yaşadıklarını okuyoruz. En sonunda da bu üç hikaye birleşiyor.

   1913 yılında İngiltere'den kalkıp, Avustralya'ya gelen gemide, yanında kimsesi olmayan küçük bir kız bulunuyor. Limanın kayıp eşya görevlisi, kızın ailesini araştırıyor, araştırmaları sırasında da kızı kalması için evine getiriyor. Aradan zaman geçiyor, araştırmaları sonuç vermiyor. Bu süre zarfında da kız iyice alışıyor güvenlik görevlisine ve onun eşine, onlar da kendi kızları belliyorlar onu, adını Nell koyuyorlar, çünkü kıza adı sorulsa da, kız cevap vermiyor. Neyse, aradan yıllar geçiyor, Nell'in yirmi birinci doğum gününde ''babası'' ona gerçeği söylüyor, Nell'in aslında kendi kızları olmadığını. O andan sonra Nell değişiyor, eski hayatına dair ne varsa onları bırakıp, kendini gerçek ailesini bulmaya adıyor.

   2005 yılına Cassandra'ya dönüyoruz sonra. Cassanda, yedi yaşında annesi onu büyükannesi Nell'in yanına bıraktığından beri, Nell'le yaşıyor, ne var ki 2005'te Nell ölüyor. Cassandra'ya tüm mal varlığını bırakmış, ancak garip bir şey var bıraktıkları arasında, bir evin tapusu. Ev, resmen dünyanın öbür ucunda, İngiltere'de. Blackhurst Malikanesi'nin bahçesinde yer alan bir kulübe. Nell, bir de not bırakmış ona: ''Nedenini anlayacağını umduğum Cassandra için.'' diye. Cassandra'nınsa Nell'in sırrından haberi yok, sonradan olaylar geliştikçe sırrı öğreniyor ve Nell'in kaldığı yerden, araştırmaya devam ediyor.

   Nell'in hatırladığı kadarıyla, onu gemiye Authoress adlı bir kadın bindiriyor. Sonradan bu kadının Eliza Makepeace adlı bir masal yazarı olduğunu öğreniyor. Kitapta, Eliza'nın birkaç masalı da yer alıyor ki, bunların da kitabın kurgusuyla epey alakası var.

   1900 yılına gidiyoruz bir de, geleceğin masal yazarı Eliza'nın yanına. Annesi ölmüş, kendisiyle ikizi, kötü kalpli ve fakir bir ev sahibinin onlara kiraladığı, minnacık çatı katında yaşıyor. Kirayı denkleştirebilmek için ev sahiplerinin kölesiymişler gibi, ağır işlerde çalışıyorlar. Sonra birtakım olaylar oluyor-epey üzücü olaylar-. Ev sahibesi de zaten çocukları sürekli tehdit ediyordu onları yetimhaneye göndermekle. Bir gün dediğini yapıyor, çağırıyor yetimhane görevlilerini ve o sırada, kapıda bir zengin beyefendi beliriyor. Eliza'nın annesi hep çekinirmiş ailesinden bahsetmekten, kapıda beliren beyefendinin dediğine göre ise Eliza'nın annesi bir soyluymuş ve ailesiyle yaşadığı malikanesinden kaçmış. Eliza'nın dayısı ise ne zamandır kardeşini arıyormuş, kardeşinin öldüğünü duyunca ise, onun çocuklarını himayesine almaya karar vermiş. Böylece Eliza kurtuluyor yetimhaneye gitmekten, şatafatlı Blackhurst Malikanesi'nde yaşayacağı yeni hayata merhaba diyor.

   Eliza'nın dayısının kızı varmış bir de: Rose. Eliza'nın zaman dilimini okurken, ara sıra Rose'un da yaşadıklarını okuyoruz. Ki kendisi de kitaptaki önemli karakterlerden.

   Başta da dediğim gibi, sonradan bu üç kişinin-aslında Rose'u da saymalıyız, dört kişinin diyelim şuna- hikayeleri birleşiyor. Öyle güzel, hüzünlü ve mantıklı bir şekilde birleşiyor ki ama, çok etkileyici. Son kısımlarda Cassandra'nın biraz dar bakışlılık -ne ilginç bir laf oldu bu- yaptığını düşünüyorum, bir de onun hikayesinin son kısmı sanki biraz fazla tesadüfiydi ama olsun. Kitabı okuyanlar ne demek istediğimi anlayacaklardır büyük ihtimalle.

   Eğer ilk defa Kate Morton'un bir kitabını okuyacaksanız, bu kitaptan başlamanızı tavsiye ederim. Çoğu kişi bu kitabın onun yazdıklarının en iyisi olduğunu söylüyor ama ben Uzak Saatler'in daha iyi olduğu kanısındayım. Gerçi The Secret Keeper'ı daha okumadım, Artemis henüz çevirmedi onu. Umarım yakın zamanda çevrilir.

Puan: 5

1 Şubat 2014 Cumartesi

Sıradakinden Alıntı

   Annesi: ''Hikayelerle gerçekler arasındaki farkı öğrenmelisin sevgili Liza'm,'' derdi. ''Masalların erken sona ermek gibi kötü bir alışkanlığı vardır. Sana sonrasında neler olduğunu, prens ve prensesin başına neler geldiğini anlatmazlar.''

   ''Ne demek istiyorsun anne?'' diye sorardı Eliza.

   ''Dünyada yollarını bulmaları gerektiğinde, para kazanmaları ve dünyanın kötülüklerinden kaçmaları gerektiğinde onlara neler olduğunu anlatmazlar.''