29 Temmuz 2014 Salı

Entel Dantel: Ramazan Bayramı

   Biraz geç yazıyorum ama Ramazan bayramınız mübarek olsun :) -ne olur şeker bayramı demeyin şuna, bu bayramın amacı şeker yemek değil!- Hayırlara vesile olsun inşallah bu bayram.

   Yahya Kemal Beyatlı'dan ''Süleymaniye'de Bayram Sabahı'' şiirini de ekleyeyim buraya, gözümüz gönlümüz açılsın :D

Süleymaniye'de Bayram Sabahı

Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
Bir mehâbetli sabah oldu Süleymâniye`de
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.
Gecenin bitmeye yüz tuttuğu andan beridir,
Duyulan gökte kanat, yerde ayak sesleridir.
Bir geliş var!.. Ne mübârek, ne garîb âlem bu!..
Hava boydan boya binlerce hayâletle dolu...
Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.
Bu sükûnette karıştıkça karanlıkla ışık
Yürüyor, durmadan, insan ve hayâlet karışık;
Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
Giriyor, birbiri ardınca, ilâhî yapıya.
Tanrının mâbedi her bir tarafından doluyor,
Bu saatlerde Süleymâniye târih oluyor.


Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allah`ına bir böyle yapı.
En güzel mâbedi olsun diye en son dînin
Budur öz şekli hayâl ettiği mîmârînin.
Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul`un ufkunda bu kudsî tepeyi;
Taşımış harcını gâzîleri, serdârıyle,
Taşı yenmiş nice bin işçisi, mîmâriyle.
Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
Uhrevî bir kapı açmış buradan gökyüzüne,
Taa ki geçsin ezelî rahmete ruh orduları..
Bir neferdir, bu zafer mâbedinin mîmârı.


Ulu mâbed! Seni ancak bu sabah anlıyorum;
Ben de bir vârisin olmakla bugün mağrûrum;
Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi;
Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi,
Senelerden beri rüyâda görüp özlediğim
Cedlerin mağfiret iklîmine girmiş gibiyim.
Dili bir, gönlü bir, îmânî bir insan yığını
Görüyor varlığının bir yere toplandığını;
Büyük Allah`ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbîr oluyor tek bir ses;
Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi,
Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!


Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbîr`i
Ne kadar saf idi sîmâsı bu mü`min neferin!
Kimdi? Bânisi mi, mîmârı mı ulvî eserin?
Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu
Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,
Yüzü dünyâda yiğit yüzlerinin en güzeli,
Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli;
Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz
Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;
Vatanın hem yaşayan vârisi hem sâhibi o,
Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,
Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,
Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.


Karşı dağlarda tutuşmuş gibi gül bahçeleri,
Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.
Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;
Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?
Üsküdar`dan mı? Hisar`dan mı? Kavaklar`dan mı?
Bursa`dan, Konya`dan, İzmir`den, uzaktan uzağa,
Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;
Şimdi her merhaleden, taa Bâyezîd`den, Van`dan,
Aynı top sesleri birbir geliyor her yandan.
Ne kadar duygulu, engin ve mübârek bu seher!
Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,
Dinliyor hepsi büyük hâtırâlar rüzgârını,
Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.


Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?
Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:
Kosova`dan, Niğbolu`dan, Varna`dan, İstanbul`dan..
Anıyor her biri bir vak`ayı heybetle bu an;
Belgrad`dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar`dan mı?
Son hudutlarda yücelmiş sıra dağlardan mı?


Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
Adalar`dan mı? Tunus`dan mı, Cezayir`den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi
Yeni doğmus aya baktıkları yerden geliyor;
O mübârek gemiler hangi seherden geliyor?


Ulu mâbedde karıştım vatanın birliğine.
Çok şükür Allah'a, gördüm, bu saatlerde yine
Yaşayanlarla beraber bulunan ervâhı.


Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.

28 Temmuz 2014 Pazartesi

Tazecik Kitap Yorumu: Beyhude Ömrüm - Mustafa Kutlu


   Kitap, köylü bir dayımızın yaşadıklarını anlatıyor. Kitap boyunca dayımızın adını öğrenemiyoruz amma, kitabı bitirdiğinizde, sanki adamın tüm ömrü boyunca yanındaymışsınız gibi hissediyorsunuz; onu tanıdığınızı biliyorsunuz ya, adını bilmemişsiniz, ne fark eder?

   Dayımız bir gün tarlada çalışmaya ara vermiş dinlenirken, kenardaki ıslak kayaya gözü ilişiyor. Kendini bildi bileli var bu kaya, ancak ilk defa gözüne farklı bir şekilde görünüyor. Kaya, sanki altında bir su kaynağı var olduğunu fısıldıyor. Sonra dayımız, bu kaya ve altında olduğunu hissettiği suyun dışında hiçbir şey düşünememeye başlıyor. Koyuyor kafaya, bu devasa kayayı yerinden edecek ve o suyu açığa çıkaracak. Sonra da oraya bir bahçe kuracak, öyle bir bahçe ki, her görenin bir daha bakmak isteyeceği, cennet köşesi bir bahçe.

   Dayı kayaya girişmişken, köyde hakkında dedikodu mu çıkmaz, kayaya yakın arazisi olan Muhtar Halil'in- nam-ı diğer İblisin Halil- cinleri tepesine mi üşüşmez, dayının ayağına köstek olmaya mı çalışmaz... Bir bahçe, nasıl nasıl emekler gerektirir. Tabi dayımız yılmaz, her zorluğun üstesinden gelir, o bahçe kurulacaktır, o kadar!

   Dayı bahçeyi kurarken, ömür de geçip gidiyor haliyle. İlk başta bahçe kurulma aşamasındayken, zaman yavaş yavaş geçerken, bahçenin sefasını sürme vakti geldiğinde, sanki biri hızlandır tuşuna basıyor, alttan nostaljik bir müzik çalarken, siz de boğazınızda bir yumru, dayıyı dinlemeye devam ediyorsunuz. Gençler büyüyor, köyden ayrılıp iş bulmaya, gurbete İstanbul'a gidiyorlar. Köyün yaşlıları birer birer ölmeye başlıyor. Köy de yavaş yavaş ölüyor onlarla.

   Öykünün karakterleri şahane, bir köyde görmeyi bekleyeceğiniz her çeşit insan var. Cöngün Ali Efe, Emrullah Hoca, Deli Derviş, Çerçi Cemil, İblisin Halil...

   Kitap su gibi akıp gidiyor. Oturayım, dayım da anlatsın diyorsunuz. Kitabı elinizden bırakmak da istemiyorsunuz, sanki dayının sözünü kesmiş olacaksınız gibi. Dayının anlatımı da çok içten, onunla beraber yaşıyorsunuz, hissediyorsunuz her şeyi. Kitap bittiğinde de, içinize oturuyor o son. Güzel ve çarpıcı. Ve hüzünlü.

   Yaşadın ve bitti. Beyhude ömür işte.

Puan: 5

Sıradakinden Alıntı

   Dünya dediğimiz de bir gurbet değil mi?

Beyhude Ömrüm, Mustafa Kutlu

22 Temmuz 2014 Salı

Hoşuma Yapışanlar

   Geçenlerde Kayıp Rıhtım'ın şu yazısını gördüm. Yazıyı hazırlayanın eline sağlık, bizi böyle bir şeyden haberdar ettiği için. Sen neden bahsediyorsun, diyecek olursanız durum şu ki; Londra elli kitaptan esinlenilmiş bank tasarımlarını kullanıma açmış. Şahane tasarımlar var, en beğendiklerimi sizlerle paylaşmak isterim ^_^

Sit Here at Your Own Risk - Stephen Hawking


We're Going on a Bear Hunt - Michael Rosen


Frozen in Time - Captain Scott


Dickens in Liverpool - Charles Dickens




Hercule Poirot and The Greenshore Folly - Agatha Christie


Jeeves and Wooster Stories - P.G. Wodehouse




Mrs. Dalloway - Virginia Woolf


On The Origin of Species - Charles Darwin


Please Look After This Bear. Thank You. - Michael Bond


Peter Pan - J. M. Barrie


Samuel Pepys' Diary - Samuel Pepys


War Horse - Michael Morpurgo


   Hepsine bakmak isterseniz buradan buyrun.

18 Temmuz 2014 Cuma

Tazecik Kitap Yorumu: Mezarlık Kitabı - Neil Gaiman


   ''Karanlıkta bir el bir bıçak tutuyordu.''

   Jack denen adam, bir evin sahanlığında durmakta. Elinde bir bıçak, bıçağın üstünde ise kan var. Evdeki anneyi, babayı ve büyük çocuğu öldürmüş bu bıçakla; bıçaktaki kan onlara ait. Jack denen adamın öldürmesi gereken son bir kişi kaldı, evin küçük bebeği. Bebeğin odasına gidiyor, ancak oda boş. Bebek beşiğinden çıkmanın bir yolunu bulmuş, açık sokak kapısını görünce de çıkmış dışarı. Evlerinin yakınındaki mezarlığa doğru gidiyor yalpalayarak.

   Mezarlığın sakinleri var; oraya gömülmüş olanların hayaletleri. Bebeği ilk fark eden Bayan Owens oluyor, eşini çağırıyor, ''Ne yapmalıyız?'' diye. Jack denen adam da mezarlığa gelmiş, mezarlığın kilitli kapısını sarsmakta. Bu sırada, bebeğin annesinin hayaleti beliriyor birden, ''O adam, bebeğime zarar vermek istiyor!'' diyor. Bunun üzerine Owenslar bebeği sahiplenmeye karar veriyor. Jack denen adam, mezarlığın koruyucusu Silas'ın küçük bir numarasıyla uzaklaşıyor mezarlıktan. Bundan sonra da, mezarlıktaki hayaletler arasında bebeği büyütmenin doğru bir karar olup olmadığı üzerine bir tartışma başlıyor. En sonunda bebeğin mezarlıkta büyümesinde bir sakınca olmadığında karar kılınıyor.

   Bebeğe Nobody Owens ismi veriliyor (nobody: hiç kimse). Nobody; adının kısaltılmış haliyle Bod (bod: kimse), mezarlıkta büyümeye, mezarlığın sakinlerinden çeşitli alanlarda ders almaya başlıyor. Kitap boyunca da onun başından geçen ilginç olayları okuyoruz-çocuğun hayatı ilginçlik abidesi zaten de, neyse-.

   Neil Gaiman, lütfen önünde şapkamı çıkarmama izin ver. Bu nasıl bir hayal gücüdür? :D Kitap çok güzel kurgulanmış. Kitabın içinde çizimler de var, ki bunlar da çok hoş, Dave McKean'ın ellerine sağlık. Bod'un hayaletlerle olan ilişkileri çok sevimli. Mezarlıktaki herkes çok ilgi çekici birer karakter. Yerin dibindeki bekçiyi mi dersiniz, gulyabanileri mi, Silas'ı mı, Bayan Lupescu'yu mu, şair Nehemiah Trot'u mu, Owensları mı, cadı Liza Hempstock'u mu... Mezarlıkta gömülü olanların hemen hepsi farklı çağlarda yaşadıkları için, bu da kitaba bir çeşitlilik katıyor. Bu arada, dikkatinizi çekmek isterim, cadının soyadı Hempstock. Yolun Sonundaki Okyanus'taki ailenin de adı Hempstock'tu. Sen kimlerdenmişsin Liza cadıı, selam söyleyiver :D

   Mezarlık Kitabı çok sevdiğim kitaplardan oldu. Belki Yolun Sonundaki Okyanus kadar, altı çizilesi satırlarla dolu bir kitap değildi, ama kurgusu çok daha özgündü. Vee, evet efenim, Neil Gaiman'a, en sevdiğim yazarların arasına hoş geldin diyorum :D

Puan: 5

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Sıradakinden Alıntı

   ''Hayatlarını son derece çekilmez bulan insanlar her zaman vardır, ve yapacakları en iyi şeyin başka bir varoluş düzlemine geçişlerini hızlandırmak olduğuna inanırlar.''

   ''Kendilerini öldürürler mi demek istiyorsun?'' dedi Bod. Yaklaşık sekiz yaşındaydı, saf ve meraklıydı, ama aptal değildi.

   ''Evet.''

   ''İşe yarıyor mu? Öldüklerinde daha mı mutlular?''

   ''Bazen. Ama çoğunlukla hayır. Bu, başka bir yere gidip orada yaşarlarsa mutlu olacaklarına inanan, ama işlerin öyle yürümediğini gören insanların durumuna benzer. Nereye gidersen git, kendini de yanında götürürsün.''

Mezarlık Kitabı, Neil Gaiman

Tazecik Kitap Yorumu: Mavi Öğlen - Scott Westerfeld


   Serinin ilk kitabı olan Gizli Saat'in yorumu burada.

   Serinin ikinci kitabı olan Karanlığa Dokunmak'ın yorumu da burada.

   Gececiler serimizi bitiriyoruz ''Mavi Öğlen'' ile.

   Günlerden bir gün, gececilerimiz okuldaki spor salonunun tribünlerinde oturmuş, birazdan başlayacak olan futbol maçını beklerken, ansızın mavi saat gelir. Saat sabah dokuz olmasına rağmen. Tabii hepsi de panik yapar, çünkü ilimde geceyarısı dışında bir vakitte gelen mavi zamandan hiç bahsedilmemiştir.

   Aradan günler geçer, mavi zamanın bu ansız gelişleri de devam eder. Şimdi gececileri korkunç iki şey beklemektedir, birincisi mavi zamandaki yırtık ki, bu normal insanların da mavi zamana dahil olması demektir-ki yaratıklara av olacaklardır bu insanlar-, ikincisi ise mavi zamanın sonsuza dek sürebileceği ihtimalidir.

   Gün içi yaşanan mavi zamanlardan birinde, Cassie adında bir kız, kazara yırtıktan geçerek mavi zamana ulaşır. Gececiler kurtarır onu, bir gün sonra da Melissa kızın hatıralarını siler, kızın zihnini kurcalarken kimseye bir şey anlatmamış olduğunu görür. Ama, kız her ne kadar kimseye yaşadıklarını anlatmamış olsa da, gececilerin başını belaya sokacak bir şey yapmıştır.

   Jessica'nın kardeşi Beth artık bando çalışmalarına katılmaktadır. Bir gün eve bandodan yeni arkadaşını getirir, Cassie'yi...

   Tabii Beth'in Cassie'yle yakınlaşmasının sebebi, ablasının işlerine burnunu sokmak. Salak kız. Salak kız, salak kız, salak kız. Bu kitapta Beth aşırı derecede sinir bozucu bir karakter. Yaptığı salak hareketlerin de karşılığını görüyor kitapta-az bile aslında ona da, neyse-.

   Gececiler nihayetinde, dünyayı yaklaşan sondan kurtarmanın bir yolunu buluyor, ancak bunun da bazı büyük bedelleri oluyor.

   Kitap güzeldi epey, ancak o son neydi öyle? Mantıklı bir sebep bulamıyorum o son sahnelere. Çok saçmaydı. Westerfeldciğim, neden yazdığın güzel kitabı, saçma bir sonla heder ettin? Hı?

Puan: 4

Sıradakinden Alıntı

   Uçan Çocuk, yanında Jessica olmayınca çok çaresiz duruyordu. İlmi okuyamıyor, hesaplama yapamıyor ve öğleden sonra olduğu için uçamıyordu. Dess, Jonathan için üzüldü. Ne yapacaktı? Perdeleri mi yıkayacaktı?

Mavi Öğlen, Scott Westerfeld

Tazecik Kitap Yorumu: Karanlığa Dokunmak - Scott Westerfeld


   Serinin ilk kitabı olan Gizli Saat'in yorumu burada.

   Şu kapak görselinin çözünürlüğüne bak, Allah'ını seversen. Artemis'in sitesinde bile mini minnacık bir resim var, serinin üçüncü kitabı desen, siteye bile eklenmemiş. Neysecüm.

   Jonathan ile Jessica, bir gün mavi saatten sonra uçarak eve dönerken, Jonathan bir şey fark ediyor. Jessica'nın evinin karşısında elinde kamerayla bir adam var ve kamerası da Jessica'nın odasına dönük. Paçaları tutuşuyor ikisinin tabi, bu ne iş diye, gececiler ekibinin diğer üyelerine haber veriliyor. Biraz araştırma ve de takip sonrası, bu adamın ismi öğreniliyor -ki amanın!- ve de yaratıklarla iletişime geçtiği-daha da amanın!-.

   Jonathan, Jessica'yı korumaya; Jessica, evini gözetleyen adama; Jessica'nın kardeşi Beth, Jessica'nın işlerine burnunu sokmaya; Rex ile Melissa, temas ile duygu-düşünce paylaşımı konusuna; Dess ise gizli saatteki özel noktaların koordinatlarına kafayı takmış durumda.

   Bu kitapta, neden bu bizim genç gececilere öğretmenlik edecek daha yaşlı gececilerin olmadığını da öğreniyoruz. Televizyonun ve klimanın icadı adına!-ilk okuduğunuzda ne alaka diyorsunuz zaten kitapta, sonra taşlar yerine oturuyor.-

   Sevgili Scott Westerfeld'cim, güzel bir kitap yazmışsın yine, temposu yüksek, sürükleyici bir kitap. Ama biraz daha betimleme katsan kitaba, inan ölmezsin.

   Bu Gececiler serisini seviyorum, ama işin aslı, ilk defa on iki yaşındayken okuduğumda çok daha fazla zevk almıştım. Şimdi çocuk kitapları okuduğumda bile, küçük yaşta da okusam alabileceğim zevkin aynısını alıyorum, ama genç-yetişkin kitaplarında öyle olmuyor niyeyse. Ama bu kitabı on iki-on üç yaşlarında okumuşum gibi değerlendireceğim yine de.

Puan: 5

13 Temmuz 2014 Pazar

Sıradakinden Alıntı

   Matematik saftı, ama tarih her zaman garip boşluklar ve çelişkilerle doluydu.

Karanlığa Dokunmak, Scott Westerfeld

Tazecik Kitap Yorumu: Ölüm Oyunu - Koushun Takami


   Totaliter Büyük Doğu Asya Cumhuriyeti'nde, halkı baskı altında tutmak için her sene Program düzenlenmektedir. Lise birinci sınıflar arasından belirlenen elli sınıf bu Program'a tabii tutulur. Öğrencileri ıssız bir yerleşim yerine götürürler-yerleşim yerindeki insanları Program süresince başka bir yere tahliye etmiş olmaları da olası-. Sonra her birine birer çanta verirler. Bu çantada ekmek ve suyun yanında, bir silah bulunur, her öğrenciye çıkan silah farklıdır. Sonra da öğrencilerden hayatta kalan son kişi olabilmek için birbirlerini öldürmeleri beklenir.

   Öğrencilerin boyunlarına, birer metal tasma takılmıştır. Bu metal tasmalar öğrenciler çıkarmaya çalıştıklarında veya yerleşim bölgesinde kendilerine yasak edilen yerlere gittiklerinde patlayacaktır. Eğer yirmi dört saat boyunca kimse ölmezse de, tüm öğrencilerin tasmaları patlayacaktır. Ayrıca öğrencilerin takibi de, bu tasma ile yapılır.

   Kitapta Şiroiva Lisesi'nin 1-B sınıfının Program'a seçilmesinin hikayesini okuyoruz.

   Açıkçası, kitabı pek beğenmedim. Tahmin edilebilir geldi bana. Bazı öğrenciler, yaşlarına göre fazla bilgi sahibiydi, bu da biraz garipti, nihayetinde öğrenciler on beş yaşındalar. Kitapta çok fazla vahşet vardı, tamam, çocuklar birbirini öldürüyor ama, tüm kanlı ayrıntılarıyla anlatılmıştı bu sahneler. Kitabın olumlu yönüne bakacak olursak da, ölüm psikolojisinin iyi işlendiğini söyleyebilirim. Bu kitabı önerir miyim peki? Hayır, malesef.

Puan: 3

12 Temmuz 2014 Cumartesi

Sıradakinden Alıntı

   Her yıl lise birinci sınıfların arasından belirlenen elli sınıfın öğrencileri kurtuluşu olmayan bir ölüm cezasına çarptırılıyordu. Her sınıfta kırk kişi olsa bu, yılda iki bin öğrenci anlamına gelirdi. Hayır, tam rakam vermek gerekirse 1.950 öğrenci öldürülüyordu. İşin kötüsü bu, sadece toplu katliam değildi. Öğrenciler kurtulan tek kişi olabilmek uğruna birbirlerini öldürmeye zorlanıyordu. Bu insanın aklına gelebilecek en dehşet verici sandalye kapma oyunuydu.

Ölüm Oyunu, Koushun Takami

10 Temmuz 2014 Perşembe

Kazanan...

   Eeveet, heyecan var mı heyecan? Açıklıyorum...

   Herkesin çekiliş hakkını bir excel dosyasına, yorum bırakma tarihlerinize göre kaydettim. Toplamda da 199 isim oluyor çekilişte. İsteyen varsa excel dosyasını mailine gönderebilirim. Ya da işsizseniz, her kişinin kaç çekiliş hakkı kazandığını da göz önünde bulundurarak yorumları sayınız efenim.

   Açıklamadan sonra, artık kazananı açıklayabilirim :D


   64 numara da cangz oluyor! Tebrik ederim, entelkitap@gmail.com'a iletişim bilgilerini atabilir misin lütfen?

2 Temmuz 2014 Çarşamba

Yetişin A Dostlar, Çekiliş Var

   Hadi çekiliş yapalım :D

   Bu çekilişte vereceğim kitaplar:


   Ilsa J. Bick'ten Küller serisinin ilk iki kitabı.

Çekilişe katılmak için yapmanız gerekenler:
- Blogumun izleyicisi olmak ve bu yazının altına yorum bırakmak
- Eğer, ben ek çekiliş hakkı istiyorum derseniz de bu çekiliş haberini bir sosyal platformda (Facebook, Twitter, Blogger) herkese açık olarak paylaşıp, linkini yorumunuzda belirtmelisiniz (Her biri için üç çekiliş hakkı. Yani toplamda dokuz ek çekiliş hakkı.)

   Yine yorum bırakmalı çekiliş yapıyoruz, çünkü Rafflecopter'la sorun yaşıyorum, neysecüm.

   Yorum bırakmalı çekilişlerde nasıl bir yorum bırakmanız gerektiğini bilemiyorsanız(benim gibi) şu soruya cevap verebilirsiniz-canınız istiyorsa da cevap verebilirsiniz tabii ki :D-: Kıyamet sonrası konulu -ki kıyamet sonrası da ne saçma bir laf, kıyamet dediğin sondur kardeşim- filmleri izlemiş, kitapları okumuşsunuzdur. Eğer bu senaryolardan biri gerçek olsaydı, siz o ''kıyamet'' denen korkunç olayda ölmeyi mi dilerdiniz, yoksa kıyametten sonra hayatını sürdürmeye çalışan insanlardan mı olmak isterdiniz?-şahsen ölenlerden olmak isterdim, hiç gelemem gerilime -,- -

   Sorduğum soruya cevap vermek zorunda değilsiniz, ama bu yazının altına yorum bırakan herkesi çekilişe katıyorum, ona göre :D

   Kazananları 10 Temmuz'da açıklayacağım!

   Not: Sadece Türkiye içi gönderim yapıyorum.

Entel Dantel: Aynı Anda İki İşi Yapmak

   İki işi bir arada yapamayanlardan mısınız?

   Buyrun, yanıma bekliyorum...

   Ne zaman birisi benim iki işi birden yapamadığımı görse ve sebebini sorsa-sanki durum ortada değilmiş gibi- ve ben de birden fazla şeyle aynı anda uğraşamadığımı söylesem, şöyle iğrenç bir espri yapmak zorunda hissediyor o kişi kendini: ''Niye öyle ki? Yoksa sen yürürken aynı anda sakız çiğneyemiyor musun, hihehööö''. Çiğneyemiyorum kardeşim. Iıy, bir de yarım saat kendi esprilerine gülmüyorlar mı... Şu sevgili fenomen ''Grumpy Cat''in bakışlarından atasım geliyor:


   Bir de nedense, herkes benimle dalga geçmeye çok meyyal. Bunun sebepleri şunlar olabilir:
1- Alnımda ''benle dalga geçmekten çekinmeyin'' yazıyor da ben farkında değilim.
2- Geçtikleri dalgaları kaldırabileceklerimi düşünüyorlar belki.
3- Maksat pislik olsun (tüm dalgaların amacı budur, ama ikinci seçeneğin aksine empati kurmadan bu).

   Niye dalga geçiyorsun diye sorduğumda da cevap veremiyorlar, iyi mi? E, bir sebebin olaydı da, biz de sorunu çözüme kavuşturaydık.

   Her neyse, iki işi bir arada yapabildiğim durumlar var, ne var ki liste çok kısa, dört maddecik :D
1- Müzik dinlerken matematik testi çözme (başka ders olunca devreler yanıyor)
2- Müzik dinlerken günlük yazma (şarkıyı değiştirirken yazmaya devam edemiyorum)
3- Müzik dinlerken resim yapma (hızlı şarkı çıkarsa çizim hızımın ritmi bozuluyor)
4- Müzik dinlerken etrafı toplama (zaten onda da iki elin birden işle meşgul oluyor, radyoda ne çıkarsa artık, değiştirmek hak getire)

   Film izlerken patlamış mısır da yiyemem, ikisinden birisine yoğunlaşırım, dikkatim kaçar :D Müzik aleti de çalmayı beceremiyorum, hem notalara bakacan, hem aleti çalmaya çalışacan, ohooo... Keman çalacaktım bir de bir ara güya, daha akorlara parmağımı basmaya çalışırken yayı kaydırmakta zorlandığım düşünülecek olursa... Neyse susuyorum -çaktırmayın, notaları okumayı bilmiyorum...-

    Aaa, bir yeteneğe sahibim ama: Yürürken okumak!

   Bu Entel Dantel bölümünü de çok savruk kullanmaya başladım, bir sonraki bölümde Gleb Goloubetski'yi tanıtayım madem ^_^

   Günlüğe de yaz yaz da, monolog da bir yere kadar (blogta da zaten çok yorum geliyor ya :P).