31 Ocak 2015 Cumartesi

Tazecik Kitap Yorumu: Uzun Dünya - Terry Pratchett, Stephen Baxter


   Şahane bir kitapla karşınızdayım!

   Düşünün ki, bizim dünyamız gibi milyonlarca dünya var ve bu dünyaların her biri, olasılık ağacının başka bir meyvesi. Hemen hemen her dünya temelinde aynı (Jokerler hariç, bunlar çok tuhaf dünyalar, atmosferi olmayan bir dünya gibi örneğin); ancak ufak farklılıklar var, değişiklik gösteren canlı türleri gibi.

   Esas Dünya halkının (Esas Dünya, bizim içinde yaşadığımız dünya), diğer dünyalardan haberi yoktur. Ta ki, Adım Günü'ne kadar. Şöyle ki, bir bilim adamı, diğer dünyalara seyahat etmeye olanak sağlayacak, ''Adımcı'' adında bir şey icat etmiştir ve onun bu icadının planı internete düşmüştür. Adımcı, yapması kolay bir şey olduğundan (bir patatese bağlanmış kablolar ve Adımcı ile gideceğiniz yönü belirleyen, doğu ve batı şeklinde iki yönü gösteren bir şalter; ve bunları içine koyduğunuz bir kutu), herkes kendi Adımcısını yapabilmekte ve diğer dünyalara seyahat edebilmektedir. Bu seyahat edilebilen dünyalar bütününe de Uzun Dünya denmektedir.

   Tam da kendi dünyamızın içine etmişken, mahvedebileceğimiz milyonlarca dünyanın daha ortaya çıkması ne kadar muhteşem, değil mi? Uzun Dünya'nın getirdiği ham maddenin ve imkanların yanı sıra, bazı sıkıntılar da var ancak. Adımlayamayan ve bu sebeple, Adımlayabilenlere karşı kin duyan ve bazen aşırı uçlara kaçan insanlar. Adımlama teknolojisi ile gerçekleştirilen terör saldırıları. Değeri düşen para ve diğer dünyalara adımlayan insanlar yüzünden çöken ekonomi. Ama kim, diğer dünyalarda daha iyi bir yaşam umuduyla adımlayan insanları yargılayabilir ki?

   Uzun Dünya ile ilgili, bahsetmek istediğim iki şey daha var (aslında bahsetmek istediğim çok şey var, ancak spoiler olur falan, aman). Birincisi, başka dünyalara adımlarken, demiri yanınızda taşıyamazsınız. Bu da, diğer dünyalara adımlandığında içinde demir barındıran şeyleri, ancak demir cevherlerini işleyerek elde edebilmek demek. İkincisi ise, doğuştan Adımlayabilenler. Bu kişiler, Adımcıya gerek duymaksızın diğer dünyalara adımlayabiliyorlar ve Adımcı kullanan insanların aksine, diğer dünyalara geçtiklerinde mide bulantısı hissetmiyorlar.

   Kitapta olaylar genel olarak Joshua Valienté'nin etrafında dönüyor. Joshua doğuştan bir adımlayıcı. Adım Günü'nde diğer dünyalara hazırlıksız bir şekilde adımlayıp, kendilerini kötü durumlarda bulan insanlara yardım etmekle de ün kazanmış. Aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen, ünü hala devam ediyor. TransDünya denen, Uzun Dünya ile ilgili teknolojiler geliştiren bir şirketten Joshua'ya bir iş teklifi geliyor. Şöyle ki, şirketin üst düzey çalışanlarından biri olan Lobsang -ki kendisi Turing testini geçen ilk yapay zekadır! Aslında yapay zeka değildir tam olarak, ölü bir Tibetlinin reenkarnasyonu olduğunu söylemektedir, ancak bu kanıtlanamamaktadır elbette. Ancak eğer bir yapay zekaysa ve bunu ''düşünebiliyorsa'' zaten testi geçmiş demektir, ha gerçekten bir vakit insan idiyse, her türlü testi geçecek demektir-, Uzun Dünya boyunca seyahat edip, Uzun Dünya'nın sınırlarını anlamak istemektedir. Joshua'ya iş teklif etmesinin sebebi de, onu acil durum planı olarak görmesi, başına bir şey gelirse, kendisini eve götürmesini sağlamaktır(en azından, öyle söylüyor).

   Joshua teklifi kabul eder ve Lobsang ile beraber Uzun Dünya'nın sırlarını keşfetmeye başlarlar sınıra yaptıkları yolculukta.

   Kitabı çok sevdim ve sevmek için de birçok sebebim var. İlki, okuduğunuz üzere, kitabın konusu çok orijinal. İkincisi, anlatım çok akıcı. Üçüncüsü, çeviri muhteşem, yazarlar birçok kelime oyunu ve gönderme yapmış kitapta, sağolsun Cihan Karamancı da güzel bir şekilde açıklamış bunu bizlere. Dördüncüsü, kitabın karakterleri ilgi çekici. Beşincisi, kitapta yaşananların gerçek olabileceğinden pek şüphe etmiyorsunuz, çünkü her yönüyle ele alınmış Uzun Dünya meselesi. Uzun Dünya'da medenileşme hareketi başlatan bir grubu konu alan, Discovery Channel'da yayınlanacak belgeselden söz ediliyor, bunu bile düşünmüş yazarlar yahu! Dünyamızdaki mitlerin çıkış noktalarının Uzun Dünya'yla alakaları vs. cabası. Altıncısı, kapak tasarımı çok güzel! Kapağa bakarak kitap alan bir insan değilim, ancak kapağın hoşluğunu da inkar etmiyorum :D

   Kitabı eleştirebileceğim bir husus ise, bazen karakterlerin kişiliklerine uymayan davranışlarda bulunması. Lobsang'in insan olduğunu söylemesine rağmen, bazen insani bir şekilde düşünmemesi; Joshua'nın çok dikkatli bir insan olmasına rağmen, bazen akıl almayacak saçmalıklar yapması örneğin.

   Kitapta diğer dünyalardaki canlıların yapıları hep evrimle açıklanmış-aslına bakarsanız kitap, evrimi ispatlamak için yazılmış bile diyebilirim. Evrim yerine, adaptasyonla anlatılabilirdi bazı canlı türleri, ama geri kalan oldukça tuhaf canlıları evrimsiz betimleyemezlerdi. Bu da bir gözlemim. Bu arada, ey kitabı okuyanlar, sizin de aklınıza Spore oyunu gelmedi mi? :D (ki, sadece yaratıklar yüzünden değil, uzay moduna geçince oldukça ilginç gezegenler buluyorsunuz hani, üstünde hiç canlı yaşamayanlar vs., bunlar da Joker dünyaları andırmıyor mu?) Bu arada, dikkat SPOILER! Kitabın sonunda Birinci Tekil Şahıs ile karşılaşıyorlar, malumunuz. Birinci Tekil Şahıs, tek bilinç, her şeyin başı... Bir şeyleri anımsatmıyor mu size de? SPOILER BİTTİ.

   2012 yılında Goodreads Choice Awards ödülünü kazanmış bu kitap bilim kurgu türünde. Elenenlerin arasında Silo olmasaydı, Uzun Dünya ödülü kesinlikle hak etmiş derdim, ama Silo da olduğu için, terazinin iki kefesi aynı ağırlıkta benim için. Her neyse. Umarım Uzun Dünya'nın devam kitapları yakın zamanda dilimize kazandırılır.

Puan: 5

29 Ocak 2015 Perşembe

Sıradakinden Alıntı

   ''Ekonomik açıdan Uzun Dünya tam bir bataklık olabilir; fakat oraya ulaşmak için gereken kutulara vergi koymak en azından biraz gelir getirecektir!''

   ''Saçmalama be adam.'' Başbakan koltuğunda arkasına yaslandı. ''Hadi ama. Sırf kontrol edemiyoruz diye bir şeye vergi koyamayız.''

   Sağlık ve güvenlikten sorumlu bakan şaşırmış gözüktü. ''Niye koyamayacakmışız ki? Daha önce koyduğumuz çok oldu.''

Uzun Dünya, Terry Pratchett - Stephen Baxter
 

27 Ocak 2015 Salı

Tazecik Kitap Yorumu: Otostopçunun Galaksi Rehberi - Douglas Adams


   Arthur Dent sabah kalktığında evinin önünde bir buldozer görür. Kestirme bir yol inşası için, evinin yıkılması gerekmektedir. Daha kötüsü ne olabilir diye düşünürken, arkadaşı Ford Prefect gelir ve ona Dünya'nın yok edilmesine yaklaşık on dakika kaldığını söyler. Dünya'nın yıkılacak olmasının sebebi ise, uzaya inşa edilecek bir hiperuzay otobanıdır :D

   Dünya yok edilirken, Ford Prefect'in bir uzay gemisine otostop çekmesiyle, hayatları kurtulur-şimdilik-. Bu, tuhaf bir uzay yolculuğunun başlangıcıdır sadece.

   Kitap, absürt mizahla yazılmış. Yıllar önce kitabı alıp biraz okumuş, sonra dayanamayıp bırakmıştım. Şimdi okuduğumdaysa hoşuma gitti, uzun zamandır bir kitabı okurken kahkahalarla gülmemiştim. Değişmişim, tuhaf.

   Kitapta Ford ile Arthur'un yolculuklarının yanı sıra, Dünya'nın var oluş hikayesini de öğreniyoruz. Bir de, aralara serpiştirilmiş, ''Otostopçunun Galaksi Rehberi'' kitabından sayfalar var. Bir otostopçuysanız, emin olun çok işinize yarayacak. Havlunuzu almayı unutmayın!

   Kitapta yer alan başka bir şeyse, Hayata, Evrene, Her Şeye dair Nihai Sorunun cevabı. Nihai Sorunun cevabı ne alaka öyle, diyecek olursanız bunun cevabı da kitapta gizli: ''Nihai Sorunun ne olduğunu bulduğunuzda, cevap da anlam kazanacak.''

   Kitapla ilgili eleştireceğim bir husus da var. Evrim ve Tanrıtanımazlık biraz gözünüze sokuluyor. Bazı kitaplarda bunlara değinilir, geçilir, bu kitapta olduğu gibi bazı kitaplardaysa tekrar tekrar, biraz da irrite edici bir şekilde yazılır bu bölümler. Bu arada, kitapta ''Tanrı'nın var olmak için inanca ihtiyaç duyduğu'' yazıyordu. Katılmıyorum; gerçek olan bir şey, sizin inanmamanızla yok olmaz ki?
  
   Kitap insanı güldürüyor. Sürükleyici bir kurgusu olmasına rağmen, bazen aşırı derecede tuhaflaşıyor ve sizi olaylardan koparıyor. Orijinal bir kitap, ancak devamını okur muyum bilmiyorum.

Puan: 4

Sıradakinden Alıntı

   Ford Prefect'in insanlar hakkında anlamakta en çok zorlandığı şeylerden biri Güzel bir gün, Boyun ne kadar da uzun ya da Ah canım, on metrelik bir kuyuya düşmüş gibi görünüyorsun, iyi misin? gibi apaçık ortada olan şeyleri belirtip tekrarlama huylarıydı. Ford ilk başlarda bu tuhaf davranışa bir açıklama getirmek için bir kuram geliştirmişti. İnsanlar dudaklarını devamlı çalıştırmazlarsa, diye düşünmüştü, belki ağızlarını bir daha hareket ettiremiyorlardır. Birkaç ay süren dikkatli bir inceleme ve gözlem sonucunda bu kuramı bir başkasıyla değiştirdi. İnsanlar dudaklarını devamlı çalıştırmazlarsa, diye düşündü, beyinleri çalışmaya başlıyor.

Otostopçunun Galaksi Rehberi, Douglas Adams

Tazecik Kitap Yorumu: At ve Çocuk - C. S. Lewis


   İlk kitap olan Büyücünün Yeğeni yorumu için buraya.

   İkinci kitap olan Aslan, Cadı ve Dolap yorumu için buraya.

   Shasta, Calormen'de, fakir bir balıkçı olan Arsheesh'in yanında yaşamaktadır. Arsheesh Shasta'nın babası olduğunu söylemektedir, ancak o kara kuru bir adamken, Shasta sarışındır. Çocuğa da pek iyi davranmamaktadır Arsheesh.

   Günlerden bir gün, Arsheesh'in kulübesine at üzerinde görkemli bir adam gelir. Gelen adam Tarkaan'dır. Arsheesh çocuğu ayak altından çekilsin diye, eşeğin yanına ahıra yollar. Ama Shasta gitmek yerine, kulübenin dışında durup, ikilinin konuşmalarını dinler. Tarkaan Arsheesh'ten, Shasta'yı kendisine satmasını ister. Arsheesh ben oğlumu nasıl satarım, tarzından bir şeyler gevelese de, Tarkaan ona yalan söylememesini söyler. Bunun üzerine Arsheesh gerçeği anlatır, bir gece karaya bir sal vurmuştur, salda bir bebek ve daha demin kürekleri çeken, ancak karaya ulaşınca bitkinlikten ölmüş bir adam vardır. Arsheesh de bebeği himayesi altına almış, ona Shasta adını vermiştir. Shasta bunları duyunca çok heyecanlanır. Zaten hep evden uzaklaşmak, yeni yerler görmek istemiştir. Arsheesh'in yanında kalması için bir sebep kalmadığına göre, neden Tarkaan'la gitmeyecektir ki?

   Aklında düşünceler, kalbinde heyecan, ahıra gider Shasta. Ahırda, eşeğin yanına bağlanmış Tarkaan'ın atı durmaktadır. Atı okşarken kendi kendine konuşmaya başlar, acaba Tarkaan nasıl bir insan, bana nasıl davranır gibisinden, sonra ata döner, keşke konuşabilseydin, bana söylerdin der. O sırada at dile gelir ve ''Ben konuşabiliyorum zaten.'' der. Shasta çok şaşırır, at da ona Narnia'dan kaçırıldığını, konuşabilen bir at olduğunu anlatır, Tarkaan'ın zalim bir insan olduğunu söyler. Bunları anlatmasının üzerine, Shasta atla-Bree'yle- beraber Narnia'ya kaçmaya karar verir.

   Kaçarlarken, Tarkaanlardan birinin kızı olan Aravis Tarkheena ile, Narnialı atı Hwin'e rastlarlar. Onlar da Narnia'ya kaçmaktadırlar. Beraberce yola koyulurlar. Ne var ki, yolculukları sakin geçmez, kendilerini bir savaş arefesinde buluverirler.

   Aslına bakarsanız, Hwin'in, Aravis'in atı olduğunu söylemem yanlış. Kitabın ismi de kısmen yanlış çevrilmiş. Kitabın orijinal adı: ''The Horse and His Boy''. Yani ''At ve Çocuk'' değil de, ''At ve Çocuğu'' gibi bir şey oluyor. Bu neden önemli derseniz, kitapta şöyle bir bölüm var:

   ''Benimle konuşacağın yerde niye atımla konuşup duruyorsun?'' diye sordu kız.

   ''Affedersiniz Tarkheena'' dedi Bree (kulaklarını hafifçe geriye eğerek), ''Calormenliler gibi konuşuyorsun. Oysa Hwin ve ben özgür Narnialılarız. Narnia'ya kaçıyorsan, sanırım sen de özgür bir Narnialı olmak istiyorsun. Bu durumda Hwin senin atın değil artık. Tam tersine, senin onun insanı olduğun söylenebilir.''
  
   Bu kitapta, Narnia'nın bulunduğu dünyayı da tanımaya başlıyoruz biraz, Narnia dışındaki ülkeleri de görüyoruz, Calormen veya Archenland gibi. Bir de, karakterler arasındaki diyaloglarda özlü sözler geçiyor, bunlar da ülkelerin kültürlerine ilişkin birazcık da olsa bilgi veriyor bize.

   Kitabı tabii ki sevdim -Narnia'dan bahsediyoruz!-. Ama sevmeyen de çok kişi var. Allah Allah, aklım almıyor :P

Puan: 5

25 Ocak 2015 Pazar

Sıradakinden Alıntı

   ''Gözlerimi kapayıp dişlerimi sıktım ve hançeri kalbime sokmaya hazırlandım. Fakat o an kısrağım Hwin, insan gibi konuştu: 'Ey sahibem' dedi, 'Asla canınıza kıymayın. Çünkü yaşarsanız şansınız açılabilir. Oysa bütün ölüler birbirine benzer.''

At ve Çocuk, C. S. Lewis

23 Ocak 2015 Cuma

Tazecik Kitap Yorumu: Beş Sevim Apartmanı - Mine Söğüt


   Bilmeyiz, uydururuz. Gerçekler acı gelir, kurmacalara sığınırız. Yalanlar hoş gelir insana.

   Mahallenin birinde Beş Sevim Apartmanı adında tuhaf, metruk bir apartman vardır. Bu apartmanın isminden ve görünüşünden daha tuhaf bir şey varsa, o da içinde oturanlardır.

   Doktor Samimi Bey; yıllar boyunca cinperiler sayesinde akıl sağlığını korumuş bir adam. Ne var ki, artık cinperiler onun tercihlerine engel olmaya, hayatını mahvetmeye başlamış durumda. Bunun üzerine Samimi Bey, cinperilere savaş açıyor. Ancak savaşı kazanabilmek için, düşmanını tanımalı. Bu sebeple, ''idrak yanılması''ndan muzdarip, beş hastayı getiriyor Beş Sevim Apartmanı'na. Psikiyatristlerin ''idrak yanılması'' dediğine bakmayın, tüm hastaların da cinperilerle birtakım sorunları var. Doktor Samimi, hastaları inceleyerek, cinperileri daha yakından tanımayı amaçlıyor.

   Kitap bölümler halinde. Beş hastanın yaşadıklarını sandıkları şeyleri, başka bir deyişle, kafalarında kurguladıkları hikayeleri okuyoruz önce, ondan sonra da gerçek hikayelerini. Aralarda Doktor Samimi'nin günlüğü de yer almakta. Beş Sevim Apartmanı'nın hikayesini öğreniyoruz bir de.

   Tuhaf bir kitap Beş Sevim Apartmanı. İnsanın duyguları ve algılarıyla oynuyor. Okurken rahatsızlık hissediyorsunuz, ama bu rahatsızlık bir tür zevk veriyor insana. Korku filmi izlemekten haz duymak gibi garip bir şey. Kitaptan tiksindiğimde bile, elimden bırakamadım kitabı. İlginç bir okuma deneyimi oldu benim için.

Puan: 5

21 Ocak 2015 Çarşamba

Sıradakinden Alıntı

   Korkunun gölgesinde akıl fakir kalır.

Beş Sevim Apartmanı, Mine Söğüt

Tazecik Kitap Yorumu: Bilinmeyen Adanın Öyküsü - José Saramago


   Geldi sıra, 2014'te okumuş olduğum son kitabın yorumuna... Aynı zamanda, Saramago'nun okumuş olduğum dördüncü kitabı oldu bu.

   "Bir adam kralın kapısını çalmış ve ona demiş ki, Bana bir tekne ver." Bu şekilde başlıyor kitabımız. Adamın birisi, bilinmeyen adayı bulmak için bir tekne ister kraldan. Bilinmeyen adaya ulaştığında, kendini de bulacağını düşünmektedir.

   Kitap elli sekiz sayfacık, resimli, koca puntolu harflerle yazılmış bir kitap. Bu sebeple kitabın konusuna dair daha fazla şey yazmayacağım.

   Kitap küçük hacmine kıyasla, çok fazla düşünce barındırıyor içinde. Bunun dışında, illüstrasyonları basit ancak oldukça sevimli. Yalnız anlamadığım bir şey var. Kitaplar çevrilirken bazen illüstrasyonları almazlar kitaba, tamam, bu gördüğümüz bir şey. Ancak bir kitabın bir dile çevrilirken yeniden illüstre edilmesi? Masallar haricinde böyle bir şey yapıldığını duymuş değilim. Bu kitabın orijinalinde Peter Sis'in illüstrasyonları yer almakta. Bizim dilimize çevrilmiş halinde ise Birol Bayram'ın illüstrasyonları var. Çok tuhaf geldi bu durum bana.

   Kitaba beş puan veriyorum, çünkü olay örgüsünü beğendim, kitabın dili ve yazarın düşünceleri de çok hoştu. Şimdiye kadar beş puan verdiğim ilk Saramago kitabı bu oldu. Ancak aslına bakarsanız, en sevdiğim Saramago kitabı bu değil. Bu da puanlama sistemimdeki çarpıklığı gözler önüne seriyor :D Neyse, siz puanlandırma sorunumu bir kenara bırakın, bu güzel kitabı okuyun :) Zaten bir kere Saramago okumaya başladığınızda, kim tutar sizi!

Puan: 5

15 Ocak 2015 Perşembe

Hoşuma Yapışanlar

 

   Yaşadığımız büyük açmaz... :D

   Kaynak!

   Hiyheyhöy, yarın sınavlar bitiyor, çok şükür! :D Vee, bloga yazılacak on dokuz tane kitap yorumu var. Çok birikti :/ Dört tanesi hariç diğerlerinin yorumlarını kısa kısa yazmayı düşünüyorum gerçi.

   Kendinize iyi bakın!

7 Ocak 2015 Çarşamba

Hoşuma Yapışanlar

   Kitap ödünç vermek üzerine...




   Kitaplarınızı ödünç verir misiniz? Şahsen ben veririm, ama önceden mimli insanlara ve eve gelen misafirlere vermiyorum(önceden herkese verirdim, aah-ahh). Önceden mimliler, daha fazla kitabıma zarar vermesin diye; misafirler ise büyük ihtimalle bir daha evimize gelmeyecekleri ve ''ödünç'' aldıkları kitapları geri getirmeyecekleri için. Bir kere verdim öyle, on beş kitabım falan gitti, hala yüreğimde bir öküz oturmakta o sebeple. Neyse, rica ederim bu bahsi kapatalım :P -hem kendisi açıyor bahsi, hem kendisi kapatalım diyor, bak hele-.

Sıradakinden Alıntı

   Beğenmek, sahip olmanın en iyi şekli, sahip olmaksa beğenmenin en kötü şekli olsa gerek.

Bilinmeyen Adanın Öyküsü, José Saramago

6 Ocak 2015 Salı

Tazecik Kitap Yorumu: Körlük - José Saramago


   Araba kullanmakta olan bir adam, yeşil ışığın yanmasını beklerken kör olur. Siyah bir körlük değildir bu, artık dünyayı bembeyaz görmektedir adam. Önce, kör olan adama evine kadar eşlik eden bir adama bulaşır bu beyaz körlük, sonra ilk körün eşine, ilk körün gitmiş olduğu göz doktoruna ve sonrasında tüm şehre... Bu körlüğe yakalanmayan tek kişi ise göz doktorunun karısıdır.

   İlk başlarda körlüğün geçici bir durum olduğu düşünülmektedir, ancak yine de bulaşıcı bir durum olduğuna inanıldığından, kör olanlar veya körlerle yakın temasta bulunmuş insanlar karantinaya alınmaya başlanır. Göz doktoru da karantinaya alınacaktır, doktorun karısı onu tek başına bırakmak istemez; kendisinin de kör olduğunu söyler onları götürecek olan görevlilere. Karantina binasına; eski bir deliler hastanesine götürülürler.

   Bu hastane, günden güne yeni gelenlerle dolmaktadır. Günde iki kere yemekler, hastanenin dışında nöbet tutan askerler tarafından bırakılmaktadır. Ne var ki, insanlar bu karantina ortamında düzgünce yaşamayı beceremez, zira körlüğün, görülmemenin, suç işlemek için ortam oluşturduğunu düşünürler, ayrıca yemek dağıtımları aksamaya başlar. Bir süre sonra hastane, cehenneme dönüşür.

   Körler her ne kadar dehşeti yaşasalar da, yaşanan olayları görebilen tek kişi doktorun karısı. Kitabı okurken onun gözleri, sizin gözleriniz oluyor ve o dehşetli dünyada, acaba kör olmak, bütün bu dehşeti görmekten daha mı iyi demekten kendinizi alamıyorsunuz.

   Kitabı beğenmesine beğendim, ancak Saramago'nun yaşananları oldukça sert bir şekilde yazması, içimi kararttı. Yumuşatarak yazmasını beklemezdim zaten, kitaba da uygun olmazdı ama benim gibi biraz hassas olan okuyuculara kitabı okumadan önce kendilerini hazırlamalarını öneririm.

   Diğer kitaplarında olduğu gibi, Saramago'nun bu kitabında da birbirinden güzel tespitler ve alıntı yapılası yerler vardı. Yahu Saramago, hem konun orijinal, hem kalemin çok iyi, hem verdiğin mesajlar harika... Çok şükür ki, dünyaya gelmiş ve bu güzel kitapları yazmışsın (övüp de dört vermek... :D kitap neredeyse beni depresyona sokacağı için gitti o bir puan.)

Puan: 4

Sıradakinden Alıntı

   Felaket herkesin başına aynı anda çöktüğünde bile bazı insanlar ötekilerden her zaman daha kötü koşullarda yaşar.

Körlük, José Saramago

2 Ocak 2015 Cuma

Tazecik Kitap Yorumu: Knulp - Hermann Hesse


   Kitapta, Knulp adındaki özgür bir ruhun hikayesi anlatılıyor. Kitapta toplam üç tane hikaye var, bir de Hesse'nin ölümünden sonra bulunan fragmanlar.

   Knulp, bir mesleğe sahip olmayan, bir yere bağlanıp kalamayan, sürekli seyahat halinde, arkadaş canlısı bir insan. İstediği an, başını alıp istediği yere gidiyor. Biraz felsefik bir düşünce yapısı; biraz neşeli, biraz hüzünlü bir kişiliği var.

   Kitap hakkında fazla bir şey yazamıyorum, çünkü hem kitap kısa, hem de kitabın hoşluğunu anlamak için kitabı okumanız şart, bu benim aktarabileceğim bir şey değil.

   Kitabı okurken ister istemez Knulp'a özeniyorsunuz, onun gibi özgür olmak istiyorsunuz. Ne yapalım, biz de kaçışımızı kitaplarla yapıyoruz, elimizden bu kadar geliyor :D

Puan: 4

Sıradakinden Alıntı

   ''Benim düşünceme göre, en güzel şey öyledir ki, bizde hazdan ayrı hüzün de, hatta korku da uyandırır.''

   ''Nasıl yani?''

   ''Bunu şöyle açıklayayım: Belli bir zaman sonra yaşlanıp kocayacağını ve sonunda ölüp gideceğini bilmesek, dünya güzeli bir kızı hiç de o kadar güzel bulmazdık belki. Güzel bir şey güzelliğini hiç yitirmese, hep güzel kalsa, bu kuşkusuz sevindirirdi beni; ama öte yandan ona soğuk bir şey gözüyle bakar, içimden şöyle geçirirdim: Bugün onu görmem şart mı, nasılsa bir yere kaçtığı yok. Oysa yıkılıp gidecek, her zaman aynı kalmayacak bir şeye baktım mı, haz duyduğum gibi acıma da hissederim.''

   ''Orası öyle.''

   ''Bu yüzden de benim için bir donanma gecesinden güzel şey yoktur. Böyle bir gecede mavi ve yeşil maytaplar görürsün, gece karanlığına dalıp yükselir havada; en güzel olduğu an ufak bir eğri çizer, yok olup gider; seyrederken sevinç de duyarız, korku da. Derken ikisinden de eser kalmaz geride. Donanma fişeklerinin havada yükselip kaybolması daha uzun sürse, o kadar güzel olmazdı.''

Knulp, Hermann Hesse

1 Ocak 2015 Perşembe

Tazecik Kitap Yorumu: Geri Gelenler - Gemma Malley


   Bu kitap tanımadığım bir yazarın kitabı olsaydı alır mıydım? Açıkçası, hayır. Ama Gemma Malley'nin Bildirge serisini beğendiğimden, bu kitabı da okumak istedim.

   Kitaba başlarken beklentim çok yüksek değildi. Kitabı okurken şaşırdım açıkçası; çünkü kitap çok hoşuma gitti, en azından ilk elli sayfa boyunca. Ancak sonra kitap bir bozdu ki, öyle böyle değil.

   Kitabın kahramanı Will. Will'in annesi yıllar önce intihar etmiş, en azından Will öyle biliyor. Annesi intihar ettiğinden beri de Will, ''kaçıklar'' adını verdiği birtakım insanlar görüyor. Bu insanlar donuk, acı yüklü ve Will'i tanıyormuş gibi bakan insanlar. Son zamanlarda da, kaçıkların sayısı artmış durumda, artık Will'i aşırı derecede rahatsız etmekteler.

   Will'in kaçık dediği insanların, ''Geri Gelenler''den olduklarını öğreniyoruz. Will'in de Geri Gelenlerle bir alakası var, ancak kendisi bunu hatırlamıyor. Geri Gelenler ise ısrarla Will'i kendi saflarına çekmeye çalışıyorlar.

   Dediğim gibi, kitabın ilk elli sayfasını beğendim. Kitabın dili güzeldi, Will'in anlatımı samimiydi ve kitapta alıntı yapılabilecek birçok cümle vardı. Ama ne zaman ki bu Geri Gelenler, Will'le konuşmaya başladılar, o zaman kitapta bir şeyler koptu gitti; kitap anlamsız, mantıksız bir hal aldı. Bu arada, bu Geri Gelenler ne aptal insanlar yahu, birisi bile olanları değiştirmeyi akıl edemedi mi? Sonuç olarak, tuhaf bir kitaptı, beğenemedim.

Puan: 2

Sıradakinden Alıntı

   Hatırladığım kadarıyla kendimi son kez mutlu hissettiğim gün, o gündü. Her şey değişmeden önce hatırladığım son anı bu.

   İşin tuhaf yanı, o an pek de mutlu hissetmiyordum kendimi. Ama zaten hep böyledir, değil mi? Yani sabah kalkınca genellikle, ''Var ya, bugün çok mutluyum!'' demezsiniz. Sonradan, geçmişi düşününce mutlu olduğunuzun farkına varırsınız ancak. Mutluluk böyle tuhaf bir şey işte. Reklamlarda gördüğünüz, sırf beş para etmez bir deterjan filan satın aldılar diye deliler gibi sırıtarak, hoppala diye çocuklarını havalara atıp tutan insanların resimlerine benzemez. Böyle bir mutluluk yoktur dünyada. En azından ben böyle bir şey hiç hissetmedim. Mutluluk, birisinin fotoğrafı gibidir daha çok; güvenli bir yere sakladığınız ve arada bir çıkarıp baktığınız bir fotoğraf gibi. O fotoğrafa bakarsınız, içiniz ısınır ve üzülürsünüz çünkü o kişi artık yoktur, o yanınızdayken güneşin sanki daha fazla parladığının sonradan farkına varırsınız. Biraz karışık bir kavram; yani ''mutluyum'' değil de ''mutluydum'' denir sanki hep. Ya da bana öyle geliyor.

Geri Gelenler, Gemma Malley