30 Haziran 2014 Pazartesi

Tazecik Kitap Yorumu: Hayvan Çiftliği - George Orwell


   Beylik Çiftlik'te, ölmesi yakın, yaşlıca bir domuz olan Koca Reis, tüm hayvanları büyük samanlığa çağırır. Düşünde gördüğü; hayvanların, başlarındaki insanlardan kurtulduklarında sahip olacakları özgür ve şahane hayattan bahseder onlara. Kısa süre sonra Koca Reis vefat eder, hayvanlarsa Koca Reis'in yakın olduğuna işaret ettiği ayaklanmayı ve ardından gelecek olan özgür hayatı beklemeye başlarlar. Bekleyişleri fazla sürmez, üç ay geçmeden, çiftliğin sahibi Bay Jones ve adamları hayvanlara tüm gün boyunca hiç yem vermediğinden, hayvanlar ambara girer, yem kovalarına yumulurlar. Bunu gören Jones ve adamları, silahlarla sopalarla müdahale etmeye çalışır duruma, ancak hayvanlar buna müsaade etmez, kovalarlar onları çiftlikten. Artık çiftlik hayvanlara aittir, çiftliğin adını da değiştirip ''Hayvan Çiftliği'' yaparlar.

   Hayvanlar artık sadece kendileri için çalışacak olmanın sevinci içindedirler. İnsan zulmünden kurtulmuş olmaları ve istedikleri kadar yem yiyebilmeleri de cabası. Başlarında domuzların olduğu bir cumhuriyet kurarlar. Yedi emir hazırlarlar, bu emirlere göre hayvanlar, insanları düşman belleyecekler, insani düşkünlüklerden uzak duracaklar, birbirlerini öldürmeyecekler ve tüm hayvanların eşit olduğunu kabullenecekler.

   Koydukları kurallar olsun, kendi yararlarına çalışıyor olmaları olsun, hayvanların her biri neşe içindedir şimdi. Ne var ki işler umdukları şekilde gitmez...

   Şahane bir kitap Hayvan Çiftliği. Kitabın çevirmeni Celal Üster'in, kitabın başında sunuşu mevcut. Kitabın kimlere hicivde bulunarak yazıldığından bahsediyor, iyi hoş. Ama bence bu sunuş kısmını, kitabı bitirdikten sonra okuyun, zira sunuşta kitabın en can alıcı bölümlerinden bahsediliyor, hatta kitabın sonu da yazıyor.

   Kitaptaki karakterleri rahatlıkla günümüzdekilere uyarlayabiliriz. Acı aslında; kitabın yazılmış olduğu zamandan yıllar geçmiş olmasına rağmen, insanların değişmemiş olması.

Puan: 5

Sıradakinden Alıntı

   ''İnsan'ı ortadan kaldırın, açlığın ve köle gibi çalışmanın temelindeki neden de sonsuza dek silinecektir yeryüzünden.''


Tazecik Kitap Yorumu: Yaşlı Adam ve Deniz - Ernest Hemingway


   Yaşlı balıkçı Santiago, seksen dört gündür balık tutamamıştır. Seksen beşinci günde, bu sefer şansının döneceğine inanarak açılır denize. Şans ona güler; oltasına şimdiye kadar gördüğü en büyük balık vurur. Ne var ki o balığı kıyıya kadar götürmesi hiç de kolay olmayacaktır.


   Kitaptaki deniz tasvirleri çok hoş. Sanki siz de yaşlı balıkçıyla aynı sandaldaymışsınız gibi hissettiriyor bu tasvirler. Ayrıca, balıkçıya sempati duymamak elde değil, vah garibim.

   Kitap hakkında fazla bir şey yazmayacağım, çünkü zaten kısacık bir kitap; bir romandan ziyade bir uzun öykü. Bu arada, kitabın şöyle bir kapağı da mevcutmuş, çok hoş değil mi? (Küçük bir not: Yukarıdaki resim Harry G. Seabright'a ait.)


Puan: 4

26 Haziran 2014 Perşembe

Sıradakinden Alıntı

   ''İnsan kocayınca çalar saat gibi oluyor,'' diye güldü adam. ''İhtiyarlar niye öyle şafakla uyanırlar bilmem. Günü azıcık daha uzun yaşayabilmek için mi acep?''


25 Haziran 2014 Çarşamba

Tazecik Kitap Yorumu: Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş - José Saramago


   Başlamadan önce bir not, benim okuduğum kitabın yayınevi Merkez Kitaplar, kapağında da eflatun mektuplarla çıplak bir kadın heykeli var. Doğru düzgün bir kapak bulamadım-goodreads'ta var gerçi, ama böyle şahane bir kapak varken de piksellerine ayrışmış bir kapak resmi kullanmak istemiyorum-. Çevirmeni de aynı zaten.

   ''Ertesi gün hiç kimse ölmedi. Bu olay, yaşamın temel kurallarına taban tabana zıt olduğundan, insanların ruhlarında büyük bir huzursuzluğa neden olmuş, insanları her açıdan etkilemişti, zira dünya tarihinin kırk ciltlik külliyatında göstermelik için bile olsa böylesi bir duruma rastlanmıyordu; bütün gün geçtiğinde, gündüzüyle gecesiyle, sabahıyla akşamıyla, yirmi dört saat boyunca, ne hastalıktan, ne ölümcül bir kaza sonucunda, ne de sonuna kadar götürülmüş bir intiharın neticesinde hiçbir şekilde hiç kimsenin ölmediği görülüyor, hiç kelimesi durumu özetliyordu.''

   Ölüm olmasa, dünyada neler yaşanırdı? İnsanlar sonsuza dek yaşasa?

   Adını bilmediğimiz bir ülkede, bir gün içinde hiç kimse ölmez. Herkes şaşırır. Ancak ölümün insanlara uğramamazlığı bir günle sınırlı kalmaz, uzar da uzar. Önlerinde sonsuz bir yaşamla insanlar ne yapacaktır?

   José Saramago, sonsuz yaşamı harika bir şekilde, her yönüyle ele almış. Dini, ekonomik, toplumsal... Tek kelimeyle şahane.

   Kitap iki bölüme ayrılıyor diyebiliriz. İlk bölüm insanların ölümsüzlüğü nasıl karşıladığı üzerine. İkinci bölüm de ''ölüm'' hakkında. Ölümden kastımız ölüm meleği. Kendisinin bu ölümsüzlük olayıyla ilgili yaptıklarını okuyoruz(çok ilginç bir cümle oldu ama ne demek istediğimi tam yazsam esaslı bir spoiler olacak). Bir de, birisine eflatun zarftaki ölüm mektubunu gönderdiği, ama mektubun geri döndüğü bir durum karşısında yaptıklarını. İlk bölümü daha çok beğendim diyebilirim. Edit: Nedense şu müzik, bana kitabın ikinci bölümünü hatırlatıyor -eğer hatırlarsanız mektubu geri dönen adam bir müzisyendi-:


   Bu kitabı çok beğendim. Yazarın ölümü ve ölümsüzlüğü sorgulayışı harika. Ama kullanılan bilinç akışı tekniği insanı yoruyor. Kitapta nokta ve virgülden başka hiçbir noktalama işaretine yer verilmemiş. Diyaloglarda ipin ucunu kaçırıyorsunuz bazen. Ek olarak, sayfalar süren paragraflar var. Kaldığınız yeri unuttuysanız, vay halinize :D Yine de, bir kez alışıldıktan sonra akıp gidiyor, bu sebeple çekinmeyiniz, muhakkak okuyunuz bu muhteşem kitabı efenim.

Puan: 4,5

23 Haziran 2014 Pazartesi

Seçmeceler


   Hani kitabın başında okulun ponpon kızlarının iblis olduğu ortaya çıkıyordu, hatırlıyor musunuz? :D

22 Haziran 2014 Pazar

21 Haziran 2014 Cumartesi

Tazecik Kitap Yorumu: Dünyanın Gölgesi - Beth Revis


   Serinin ilk kitabı olan Evrenin Ötesi'nin yorumu burada.

   Serinin ikinci kitabı olan Bir Milyon Güneş'in yorumu da burada.

   Eğer ilk iki kitabı okumadıysanız, yorumumu okumanızı tavsiye etmem, çünkü bu kitap başlı başına spoiler. Hatta, üzgünüm ama, kitabın adı bile öyle.

   En son, Çırak ve Bartie anlaşmıştı, isteyen Bartie'nin yanında, Godspeed'te kalacak, isteyen de Çırak ile birlikte Centauri - Dünya'ya gidecekti. Bu kitapta olaylar yine Amy ile Çırak'ın ağzıyla anlatılıyor, yani biz de onlarla birlikte Centauri - Dünya'ya iniş yapıyoruz.

   Yeni dünya iyi, hoş... Bir yere kadar. Etrafta harika ormanlar olabilir, ancak o ormanlarda ne idüğü belirsiz yaratıklar varken, ne kadar rahat olabilirsiniz ki? Pterodaktiller mesela; ne zaman geleceği belli olmayan, kuş-dinazor tarzı bir yaratık, yemeği de sizsiniz. Çayırda güzel çiçekler olsa ne yazar; o çiçekler, bir koklamanızla sizi komaya sokuyorsa.

   Bu yeni dünya için bir hazırlık yapmak gerek, değil mi? Dondurulmuşlar çözülüyor. Dünyaya iniş yapılmışsa da, güvenlik açısından şimdilik mekikte kalınmaya karar veriliyor. Ne var ki mekiğe bir haller oluyor, kapıları bozuluyor. Kapılar kapanacak, hem de ne zaman açılacağı bilinmeksizin. Bizim koloni de kalıyor mu dışarıda. Oh mis. Bu yeni dünyayı araştırırken de, binalar buluyorlar. Tam da bir insanın ihtiyacını karşılayabilecek evler. Yoksa bu dünyada yalnız değiller mi? Bu daha da şahane. Bir de bu kolonimizdeki insanlar öldürülmeye başlamıyor mu... Gerisini siz hayal edin.

   Bin bir umutla indikleri bu dünya onları ölümle, ölümle ve daha çok ölümle karşılıyor. Yazık yahu. Kolonidekiler de donmuşlar ve gemililer olmak üzere ayrışıyor. Dışarıdaki dünyaya mı karşı koyacaksın, sana üstünlük taslayan yanındaki insana mı...

   Bence, yeni bir dünya tasarlamak epey zor bir şey. Yeni bir ırk tasarlamaktan daha zor. Peki ben Centauri - Dünya'nın tasvirini nasıl buldum? Yetersiz. Cidden, iki güneşi ve tehlikeleri dışında, neden dünyadan daha çok bahsetmedin Revis? Neden her şey dünyadakine benziyordu, ama aslında benzemiyordu dedin durdun? Bahset işte farklılıklardan.

   Bu kitapta olayların çözülüşü güzeldi. Ancak, ilk iki kitabın yanına yaklaşamadı bence bu gizemler. Kitabın sonu da kısmen açıkta bırakılmış gibiydi. Çırak'ın yaptığı bazı şeyler de fazla zorlama geldi bana.

   Bu arada, çeviriye de iki çift lafım olacak.

   Bu kitap, yurt dışında çıkmasından yaklaşık bir buçuk sene sonra çevrildi dilimize. Ben de beklerdim ki düzgün bir çeviri olsun. Resmen ertesi güne ödev yetiştirmeye çalışan veya sınavda son saniyede kağıdına bir şeyler karalayan öğrencinin yazdıklarının özensizliğinde bir çeviri olmuş bu. Her sayfada bir hata, hiç sektirmeden. Belki de çevirmene yüklenmem yanlış, editöre de kızmam gerek. Hadi tamam, bir hata yaparsın, iki, üç de, eeeeh, yüz tane? Ki insaflı davrandım da, yüz dedim.

   Kitapta bir yerde ''kıs aşure içinde'' diye bir ifade geçiyordu. Beynim kızardı ne demek istiyor diye. Meğer ''kısa süre içinde'' demek istiyormuş. T9'la mı yazdınız, ne yaptınız?

   Hadi yazım hatası neyse. İmla hatası neyse. Bir de kitabın 63.bölümü yok, iyi mi? 62.bölümün ortasında, birden Amy'nin anlatımına geçiliyor. Dedim, noluyoruz, meğer 63.bölüm için başlık açılmamış. 62.bölümde hem 62'yi, hem 63'ü okuyorsunuz, sonra 64. bölüm geliyor.

   Kitap, en nihayetinde bir hizmet, bir ürün olduğu için, bunun hakkının verilmesi gerektiği kanaatindeyim. Belki biraz sert yazdım, ama cidden, görmezden gelebileceğim gibi değildi hatalar.

   Neyse efendim. Güzel bir serinin daha sonuna geldik. Son kitaptan daha iyisini beklerdim, ama ne yapalım? Ayrıca, şunu belirtmek isterim ki, çeviri hatası veya yazım-imla hatalarından puan kırmadım (Kırsaydım, dört alır mıydı, neredeee?..). Son olarak, bu kitabın kapağı neden ilk iki kitaptan farklı? Göz zevkimi bozuyor yahu...

Puan: 4

17 Haziran 2014 Salı

Hoşuma Yapışanlar


   Hangisini seçersiniz? Çok zor bir karar ama... sanırım... Narnia'yı seçerim ben.

16 Haziran 2014 Pazartesi

Tazecik Kitap Yorumu: Sır Muhafızı - Kate Morton


   1960'ların başları, bir yaz günü. Nicholson ailesi evlerinin yakınındaki derenin yanında bir doğum günü partisi yapacak. Laurel, kardeşleriyle saklambaç oynarken ağaç eve saklanıyor, biraz yalnız kalma fırsatı da buluyor böylece. Tam geri dönecek ailesinin yanına, ağaç evin merdivenlerinden inerken dizini sıyırtıyor. O sırada da annesi doğum günü pastasını kesmek için kullandıkları bıçağı evde unuttuğunu fark etmiş, geri dönüyor. Laurel de şimdilik ağaç evde kalmaya, morali düzelince dereye gitmeye karar veriyor.

   Laurel, ağaç evden çevreye bakadursun, bir adamın evlerine yaklaştığını görüyor. Adam eve vardığı sırada da, annesi evden çıkıyor. Adam, Laurel'in annesini görünce ''Selam Dorothy, görüşmeyeli uzun zaman oldu.'' diyor. Bir şeyler daha söylüyor, ancak Laurel adamın ne dediğini duyamıyor. Sonra, Laurel'in annesi Dorothy, elindeki bıçağı adamın göğsüne saplıyor.

   Yıl oluyor 2011. Laurel çok ünlü bir oyuncu olmuş. Dorothy ölüm döşeğinde. Laurel, aile albümünü almış, annesine albümdeki fotoğraflarla ilgili hikayeler anlatırken, albümden hiç aşina olmadığı bir fotoğraf çıkıyor. Fotoğrafı, Laurel'in kardeşi Rose, bir kitabın arasında bulmuş. Fotoğrafın arkasında da, kitabın ilk sayfasında da, Dorothy'nin bir zamanlar Vivien adlı bir kadınla arkadaş olduğuna işaret eden şeyler yazıyor.

    Sonradan Laurel, annesinin neden yıllar önce evlerine gelen o adamı öldürdüğünü araştırmaya başlıyor. Araştırmaları onu annesinin geçmişine ve büyük bir sırra götürüyor. Annesini, Vivien'i ve ölen adamı kapsayan bir sırra.

   Açıkçası, bu kitabın başlarında çok hayal kırıklığına uğradım. Kate Morton'un yazım tarzı değişmişti sanki. Genç Dorothy çok sığ kafalıydı. Ne var ki, kitap ilerledikçe olaylar gelişti, kurgu güzelleşti, sonuna gelince de yazar, kitapla ilgili ettiğim tüm kötü lafları bana yedirtti. Gerçekten. Ağzım açık kaldı. Yine yapacağını yapmış Morton. Helal olsun, ne diyeyim.

Puan: 5

15 Haziran 2014 Pazar

Sıradakinden Alıntı

   İnsanın çocukluğuna ait bir manzara, her şeyden daha hayat dolu gelirdi. Nerede bulunduğunun, neye benzediğinin hiçbir önemi yoktu. Burada izlerini bırakmış görüntüler ve sesler, sonradan karşılaşılan yerlerden farklı algılanırdı. Kaçınılmaz bir şekilde, kişinin bir parçası haline gelirlerdi.


14 Haziran 2014 Cumartesi

Tazecik Kitap Yorumu: Mahşer - Stephen King


   Bulaşma tehlikesi son derece yüksek olan öldürücü bir virüs, dünyanın neredeyse tamamını kırıp geçirir. Geriye bir avuç insan kalır. Bu bir avuç insan da ya iyiliğin beden bulmuş hali olan Abigail Ana'nın yanına yerleşir, ya da bir iblis olan Randall Flagg'la beraber bir kötülük imparatorluğu kurmaya çalışır.

   Aslına bakarsanız, kitabın başlarını gerçekten çok beğendim; hastalığın yayılışı kısmını. Hatta artık minibüsteyken veya yolda yürürken, kim aksırıp tıksırsa şüpheli bir gözle bakmaktan kendimi alamıyorum.

   İkinci kısma gelirsek eğer, yani iyi ile kötünün savaşına... Cidden konu buna bağlanmak zorunda mıydı? Yok Abigail Ana'ya vahiy iniyor, yok Randall bir bakışıyla milletin beynini eritiyor. Fantastik kitapları severim, ama yazarlardan beni anlattıklarına inandırmalarını beklerim. Bu kitapta inanamadım, dolayısıyla da kitabı sevemedim.

   Bir de, kitapta çok fazla kim kimi seviyor, yok kimin gözü kime kayıyor falan filan muhabbeti var. Gereğinden fazla var. Çok çok fazla var. Bu da rahatsız etti beni.

   Şahane bir başlangıç yapan bu kitapta, olayların nasıl beni bu denli hayal kırıklığına uğratacak kadar garip geliştiğine hala şaşırıyorum.

Puan: 2

13 Haziran 2014 Cuma

Entel Dantel: Yaz Tatiline Giriş


   Bir okul yılı daha bitti.

   Bugün belki de Çapa AÖL'ümüzde son kez öğretmen marşını söyledik, nitekim okulumuz seneye fen lisesi oluyor. Öğretmen yetiştirme okulu olarak hizmet verdiği 166 yıldan sonra... (Edit: Müzik hocamız öğretmen marşının tarihe karışmasına izin vermedi, sağolsun :D)

   Neyse. İnşallah bu yaz tatilinde bloga yazma konusunda biraz daha istikrarlı olacağım :)

   Küçük bir not: Resim, Robert Albrecht'e ait. Ama kendisinin başka bir resmini bulamadım, garip.

12 Haziran 2014 Perşembe

Sıradakinden Alıntı

   Larry telefonu hırsla kapattı. Ter içinde kalmıştı. ''Ne biçim hastane bu? Neler oluyor orada? En iyisi Bay Freeman'a gideyim. Ben hastaneye koşarken o annemin başında beklesin. Yoksa özel bir ambulans mı çağırmam gerekiyor? Tanrım, neden kimse bu konuda gerekeni bilmiyor? Neden bunları okulda öğretmiyorlar?''


11 Haziran 2014 Çarşamba

Tazecik Kitap Yorumu: Ölüm - Charlie Higson


   Serinin ilk kitabı Düşman'ın yorumu burada.

   Bu kitapta, Düşman'da yaşanan olayların yaklaşık bir yıl öncesi anlatılıyor.

   Kitap, bir okuldaki öğrencilerle başlıyor. Öğretmenleri hastalığa yakalanmış, öğrencileri yemeye çalışıyor. Çocuklar, okulun en üst katındaki yatakhanede kalıyorlarmış bir süredir, ancak artık tüm hayatlarını orada geçiremeyeceklerini anlamış durumdalar. Okuldan çıkmaya karar veriyorlar.

   Amaçları okuldan çıkarak, bir grup çocukla beraber kiliseye yerleşmiş olan Matt'in yanına gitmek. Oraya gittiklerinde ise kimse onlara kapıyı açmıyor, sonradan bu okul grubu, arka kapıdan içeri girmenin bir yolunu buluyor. Girdiklerinde yoğun bir duman bekliyor onları, kilise grubu içeride ateş yakmış, ancak içeriyi havalandırmamışlar, şimdi de karbonmonoksit zehirlenmesinden baygın haldeler. Okul grubu, onları dışarı çıkartıyor.

   Bir süre sonra baygın çocuklar uyanıyor. Onların başlarındaki Matt uyanır uyanmaz zırvalamaya başlıyor. Rüyasında Kuzu diye birisini görmüş, Kuzu onlara yeni dünyalarında önderlik edecekmiş vs. Sonradan okul grubu, Matt'in çok daha önceleri kafayı yediğini öğreniyor diğerlerinden.

   Daha sonra, iki grup birleşiyorlar ve silah bulabileceklerini bildikleri bir yere doğru yola koyuluyorlar(silahtan kastım balta, levye, motorlu testere falan). Orada yetişkinlerin saldırısına uğruyorlar. Savaşı kaybetmek üzereler. O sırada bir mucize oluyor. Bir otobüs gelip, kurtarıyor onları. Ve, otobüsü kullanan bir yetişkin! Halbuki çocuklar sanıyor ki, dünya üzerindeki tüm yetişkinler hastalanmış halde.

   Otobüs şoförü Greg ile oğlu Liam, Emirates Stadyumu'na gitmek istiyor. Eğer yol üzerinde inmek isteyen olursa da indirecek çocukları.

   Bu kitapta, ilk kitapta aklımıza takılan bazı sorular açıklığa kavuşuyor. Okul grubundaki çocuklardan bazıları bir beyin takımı oluşturuyor, yetişkinlerin neden hastalandığına veya neden çocukları yediklerine dair fikir yürütmek için. Ben pek bir şey bulabileceklerini sanmıyordum açıkçası, ama beni şaşırttılar. Takdir ediyorum sizi, sevgili beyin takımı :D

   Charlie Higson, olayları nasıl bu kadar iyi bağladın? Özellikle de kitabın sonunu nasıl bu kadar harika yazabildin? Canımı sıkan tek nokta, yine çocukların ölümünü bol keseden yazmışsın. Karakterlere bağlanmaya gelmiyor yahu. Neyse, yaşadıkları dünya güllük gülistanlık bir yer değil, o yüzden laf etmeye pek de hakkım yok.

   Yorumu bitirmeden önce küçük bir not: Bu yorum, bloga yazdığım 100. kitap yorumuymuş :D

   Edit:
   Serinin üçüncü kitabı Korku'nun yorumu burada.

Puan: 5

10 Haziran 2014 Salı

Sıradakinden Alıntı

   Ed, Malik ve Bam yan yana yürüyorlardı. Bam hiç olmadığı kadar neşeliydi. Yağmur bile keyfini kaçıramayacaktı.

   ''Sen hiç üzülmez misin Bam?'' diye sordu Ed.

   ''Üzülmem.''

   ''Hiç korkmaz mısın?''

   ''Korkmam.''

   ''Neden? Sırrın ne?''

   ''Hayal gücüm yok,'' dedi Bam, sakince nefesini vererek.


Tazecik Kitap Yorumu: Saraydan Hikayeler - Kiera Cass


   Serinin ilk kitabı Beni Seç'in yorumu burada.

   Serinin ikinci kitabı Elit'in yorumu burada.

   Bu kitap serinin kaçıncı kitabı ki, diye soracak olursanız iki buçuğuncu diyebiliriz. Aslında, Prens ve Muhafız hikayeleri başlı başına birer novella(kısa roman/uzun hikaye). Bu kitapta da bu novellalar var, artı olarak da yazarla ropörtaj, karakterlerin soy geçmişleri ve kitaba uygun müzik listesi. Açıkçası sonuncusu beni hiç ilgilendirmiyor, zaten kitapların müzik listeleri olmasına da anlam veremiyorum. Kitabın, yazılı metnin sınırlarından çıkıyormuşuz gibi hissettiriyor.

   İlk hikayemiz Prens, yani Maxon'un başından geçenleri okuyoruz. Maxon, Seçim'den önce neler yaşadı, Seçim hakkında ne düşünüyordu vs. America'yla girdiği iddiayı da, bu hikayede Maxon'un ağzından dinliyoruz. Tabii herkes ölmüş bitmiş bu bölüme. Nedir bu Maxon sevgisi? Okumadınız mı ikinci kitabı ey insanlar! :D *linç edilme tehlikesi geçirir*

   İkinci hikayemiz ise Muhafız, Aspen'in başından geçenleri okuyoruz. İkinci kitapta gerçekleşen isyanı ve Kral Clarkson'un çevirdiği dümenleri görüyoruz onun gözünden. Eh, her neyse America, sen git Maxon'a koş, Aspen'in duygularıyla oynamayı bırak.

   Soy ağaçları kısmına girmeyeceğim, ne anlatabilirim ki bu bölümden zaten :D Şurada şöyle bir dal var, nasıl budaklanıyor anlatamam...

   Ropörtajla ilgili olarak şu soru-cevapları paylaşmak istiyorum sadece, ilk iki kitabı gayet güzel özetliyor çünkü:

   America'yı altı kelimeyle ifade et.
   Birinci kitabın başında: Bana bunu yaptırmayın.
   İkinci kitabın sonunda: Bunu gerçekten yapabilir miyim?

   Aspen'i altı kelimeyle ifade et.
   Birinci kitabın başında: Senden asla vazgeçmeyeceğim.
   İkinci kitabın sonunda: Lütfen benden vazgeçme.

   Maxon'ı altı kelimeyle ifade et.
   Birinci kitabın başında: Umarım benden hoşlanırlar.
   İkinci kitabın sonunda: Ben kimden hoşlanıyorum?

   Eğer serinin ilk iki kitabını sevdiyseniz, bunu da seversiniz tahminen. En azından, ben sevdim.

Puan: 5

9 Haziran 2014 Pazartesi

Entel Dantel: Madagaskar Penguenleri


   ''Tatlı ve sevimli beyler, tatlı ve sevimli...''

   Var mı Madagaskar Penguenleri'ni seyreden? Skipper'ın bu lafını hatırlayan? Dublajın değişmesine tek sinir olan ben miyim? Öyle ki, artık seyredemiyorum çizgi diziyi, sesler çok garip geliyor bana.

   Bu arada, bu sene filmi de çıkıyormuş Madagaskar Penguenleri'nin, yoherey!

Sıradakinden Alıntı

   Asileri desteklediklerinden şüphelenildiği için neredeyse üç yüz aile en az bir sınıf aşağı düşürülmüştü. Savaşmadan bunu kabullenmeyecek gibi görünüyorlardı.

   Kral Clarkson, aniden elini masaya vurmadan önce başını sağa sola salladı. Ben de odadaki herkesle birlikte havaya sıçradım.

   ''Bu insanlar neler yaptıklarını görmüyorlar mı? Uğruna çalıştığımız her şeyi yerle bir ediyorlar ve bunu ne için yapıyorlar? Asla başaramayacakları amaçlar uğruna mı? Onlara güvenlik sundum. Onlara düzen sundum. Ve onlar bana asilik yaptılar.''

   Tabii ki ihtiyacı olabilecek ya da isteyebileceği her şeye sahip olan adam, neden sıradan bir insanın da aynı şansa sahip olmak isteyebileceğini anlamıyordu.


7 Haziran 2014 Cumartesi

Tazecik Kitap Yorumu: Cyrano de Bergerac - Edmond Rostand


   Diş tellerimin ağrısından kıvranıp dururken yazdığım yorumdan ne hayır gelir bilmiyorum, ama deneyelim bir bakalım. Bunun yanında, düzgün çözünürlüklü bir kapak resmi bulamadığıma da kıl oldum, neyse.

   Bayanlar baylar, karşınızda Cyrano de Bergerac: Gaskonlu bir silahşör, bir şair. Kocaman bir burna sahip. Doğru olduğuna inandığı şey uğrunda ölmeyi göze alan bir adam. Hiciv ustası. Kuzini Roxane'in aşığı. Ne var ki, Roxane'e aşık olan tek kişi kendisi değil.

   Christian adında birisi de aşık Roxane kızımıza. Roxane de ona tutulmuş. Ne var ki Christian, yüz güzelliğine sahip olsa da, laf söyleme becerisine sahip değil. Cyrano ise lafa söyleme yeteneğine sahip, ancak kendisinin Roxane'le bir şansı yok. Bu durumda, bir teklifle geliyor Cyrano, Christian'a:

   ''Sen yürü, yanında gölgen olurum,
   Sen güzelliğim, bense ruhun olurum.''

   Sevdiğini mutlu etmek için aşkından vazgeçenin acısının yanında, ben ne diş teli ağrısı lafı yapıyorum ki?

   Kitapta sadece aşk yok, yanlış anlaşılmasın. Cyrano'nun güzel, incelikli nükteleri, hicivleri mevcut. Bunları okumaktan çok keyif aldım. Özellikle de burun tiradını, aslında alıntı kısmına yazacaktım, ancak biraz uzun olacağından vazgeçtim, yine de internette kolaylıkla bulabilirsiniz :)

   Kitap, bir tiyatro oyunu esasında. Filme de uyarlanmış. Filmden bir sahneyle bitireyim bu yazıyı.


Puan: 4,5