14 Kasım 2015 Cumartesi

Tazecik Kitap Yorumu: İnsan Denen Canavar - Patrick Ness


   Serinin ilk kitabı olan Umut Bıçağı'nın yorumu burada.

   Serinin ikinci kitabı olan Sorgu ve Yanıt'ın yorumu burada.

   İlk iki kitabı okumadıysanız bu yorumu okumayın! (Yirmi gündür ilk defa yorum yayınlıyorum, onda da okumayın diyorum, iyi mi...)

   Hatırlayacak olursanız, ikinci kitabın sonunda Todd ve Viola korkunç bir karmaşada birbirlerinden ayrılmıştı. Bir taraftan Mank ordusu, diğer taraftan ise Yanıt savaşmak üzere şehre geliyordu. Tepeye alçalan gözcü gemisi ise ayrı bir dertti.

   Todd çok ciddi bir karar vererek Başkan Prentiss'i serbest bırakmıştı ve onu gözetlemek için savaşa onunla beraber katılacaktı. Viola da tepeye doğru yola koyulmuştu, Şifacı Coyle'dan önce gözcü gemisindekilerle iletişime geçebilmek için.

   Bu kitapta yani ''İnsan Denen Canavar''da da olaylar tam kaldığı yerden devam ediyor (ve elbette, bitiyor). Bu arada belirtmeliyim ki, kitabın ismi muhteşem. Bu kitaba daha çok yakışan bir isim olamazdı.

   Zaten en başından beri savaşların mantıksız olduğu çok açık. İnsanları öldürmeye bir son vermek istediğini söylemek için insanları öldürüyorsun.

   İnsan denen canavar, diye düşünüyorum.

   Hemen hemen tüm kitap boyunca bu taraflar arasında süren savaş(lar)ı okuyoruz. Savaşa dair pek bir şey yazmak istemiyorum; kendiniz okuyup hissetmelisiniz o dehşeti.

   Bu kitapta Todd ve Viola'nın yanına yeni bir anlatıcı ekleniyor: Geri Dönen. Ve o bir Mank! Kim olduğunu tahmin edebilirsiniz, bu sebeple yazmıyorum. Geri Dönen'in bölümlerini okurken başlarda heyecanlıydım, çünkü bir Mank'ın dünyayı nasıl algıladığını görecektim. Ancak Todd ve Viola cephesinde aşırı önemli olaylar olduğu için, bir süre sonra Geri Dönen'in bölümlerine sinir olmaya başladım; olayları en heyecanlı yerinde kesiyordu yahu! Neyse, kızmama bakmayın siz. Geri Dönen olmasa Mankları anlayamazdık.

   Todd ve Başkan Prentiss'i neredeyse tüm kitap boyu birlikte görüyoruz. İkisinin konuşmalarını okumak harikaydı. Başkan Prentiss'in olduğu tüm kısımları pek bir sevdim. Ayrıca şunu diyebilirim ki, Başkan Prentiss şimdiye kadar gördüğüm en muhteşem, en etkileyici anti-kahraman. Patrick Ness sahiden şahane bir karakter oluşturmuş.

   Şifacı Coyle'a gelecek olursam, onu da oldukça etkileyici bir karakter olarak görüyorum. Ancak ben Şifacı Coyle'un iyi yanlarını daha çok görmek isterdim, çünkü her ne kadar Prentiss'in bir numaralı düşmanı olsa da, bir noktada neredeyse ondan farkı kalmadı. Şifacı Coyle daha iyi bir insan diyemem yani. Sanki diyebilmeliymişim gibi geliyor (Gerçi seri boyunca kimsenin ne siyah ne de beyaz olduğunu gördük; grinin farklı tonlarında herkes). Bu arada, Coyle ile Prentiss'in birbirinden pek farklı olmadığını düşünen de tek ben değilim:

   ''Şu andan itibaren tarafsız her türlü gözlemciye göre Başkan bir soykırımcı, Şifacı ise bir terörist.''

   ''Ben bir generealim,'' diyor Başkan.

   ''Ve ben özgürlük için savaşıyorum,'' diyor Şifacı Coyle.

   Viola'ya dönecek olursak... Viola gözcü gemisine vardığında bakıcılardan Simone ve Bradley'i buluyor karşısında. İki karakteri de sevdim, ancak Bradley'e sevgim ağır basıyor. Bu arada, Bradley'nin Ses'e alışma sürecini okumak harikaydı, çünkü ilk kitaptan beri, Ses virüsünü kapan bir insanın buna nasıl tepki verdiğini merak ediyordum.

   Kitapla ilgili yazmak istediğim birkaç nokta var, bunlar ''Sen bir dahisin Patrick Ness!'' diye bağırmak istediğim, çok hoşuma giden kısımlar. Ama dikkat, spoiler içerir. Bu kitabı okumadıysanız, bir sonraki paragrafa geçmenizi öneririm. SPOILER! İlki, Lee'nin kör olması, ancak Ses sayesinde görmeye devam edebilmesi. Lee'ye cidden çok üzüldüm, ancak onun bu sayede hala görebilmesi o kadar muhteşem ki, içimin acısı azaldı. İkincisi, Wilf'in insanların Feza'sı olması. Hem mantık şahane, hem de seçilen kişi... Wilf'ten başkası olamazdı sahiden. Üçüncüsü de, Mankların Ses sayesinde tüm dünyadaki fertlerle iletişim içinde olması; aynı zamanda her bireyin bütün olması. SPOILER BİTTİ.

   Kitapta hoşuma gitmeyen birkaç nokta da var. İlki Viola'nın, Todd'a Sesini duyamadığı için trip atması (bir noktada haklı sayılır, ama ben Todd'u tutuyorum :D). İkincisi de, Todd'un annesinin günlüğünü okuyamamamız. Ben hep o günlüğün olayların kilit noktası olduğunu, kitapta önemli bir yere sahip olacağını düşünmüştüm, ama hayır. Ness o günlüğü de kısa roman gibi bir şey olarak sunsa keşke, en azından okumuş oluruz (benim de hayal kırıklığım azalır :P).

   Bu kitabın temposu ilk iki kitaba göre çok daha yüksek. Sürpriz dozu da öyle. Tam olaylar duruldu diyorsunuz, hiç aklınıza gelmeyecek başka bir olay patlak veriyor. Açıkçası bir noktada okurken yoruldum, hatta bu sebeple yarım puan kırmayı da düşünüyordum. Ancak kitabın sonu... o son... O SON! Onu okuyup da beş vermemek ayıp olurdu.

   İlk kitabı ilk okuduğumda beğenmemiş ve bu sebeple seriye devam etmeme kararı almıştım. Ancak iyi ki bu sene o kararı bozdum ve ilk kitabı tekrardan okudum ve iyi ki seriyi bitirdim. Okuduğum en özgün serilerden biriydi. Hayal dünyanı bize açtığın için teşekkürler Ness! Son olarak, birkaç resim koyup yorumu bitiriyorum. Link!




Puan: 5
  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder