8 Kasım 2018 Perşembe

Kısa Kesmek İcap Ederse: Tepe, İnsomnia Café

   Karakarga Yayınları'ndan çıkmış iki çizgi romandan bahsedeceğim bu yazıda.

Tepe - Fırat Yaşa: Binlerce yıl önce Göbeklitepe'de geçen, insanla doğanın daha sıkı bir bağının bulunduğu (ki bunu hayvanlarla konuşma yeteneği olan insanların varlığına dayanarak söylüyorum) bir öykü bu. Bir yanda Gökbaba'ya inanıp onu tatmin etmek için ona kurban ardına kurban bağışlayan, ataerkil ve açıkçası biraz karikatürize bir kötülük gösteren topluluk var, bir yanda ölümden sonra ne olacağının bilinmez olduğunu düşünen, doğayla daha barışık ve anaerkil bir toplum.
   Hayvanlarla konuşma yeteneği olan ana karakterimiz Rat, insan topluluklarından uzak durmakta ve oradan oraya dolanmaktadır. Bu esnada Gökbaba için kurban edilmekten kaçan yavru bir geyikle karşılaşır. Yavru ile annesinin yolları kaçarken ayrılmıştır, Rat da ona geri dönüp annesini bulma çabasında yardımcı olur.
   Kitabın çizimleri oldukça güzel, renklendirme ise muazzam, Fırat Yaşa'yı tebrik ediyorum. Kitapta yer alan ve kurgunun özünü oluşturan Maya masalı da oldukça hoştu. Öte yandan olay örgüsü beni pek içine çekmedi maalesef, anaerkil ve ataerkil topluluk arasındaki çatışma da bence iyi işlenememişti, siyah-beyaz gibiydi karşıtlıkları. Mantıklı gelmiyor bu durum bana, üzgünüm. Puan: 3,5


 İnsomnia Café - M. K. Perker: Peter Kolinsky özellikle eski basım ve kıymetli kitaplar üzerinde uzmanlaşmış bir kitap eksperidir, birtakım sorunlar sonucu işini bırakmış ve bir dağıtımcıda çalışmaya başlamıştır.
   Kolinsky geceleri uyuyamayaz, e haliyle de acıkır, ancak sokaktaki evsizin köpekleri yüzünden eve yemek söylemeyez, ve tüm bunların sonucunda dolanırken İnsomnia Café'yi keşfeder. Bu kafede Angela ile tanışır ve Angela ona ilginç bir dünyanın kapılarını açar. Sonra mı? Sonrası keşmekeş...
   Kitap önce sonu gösterip, sonra başa sarıyor. Ancak yine de o son insanı bir afallatıyor. Diyorum bu his nereden tanıdık geliyor... Minik bir spoiler uyarısı! Birçok okur da aynı afallamayı hissetmiş ve Alacakaranlık Kuşağı'na benzetmişler kitabı. Daha fazla katılamazdım.
   Kitabın çizimleri fena değil, ancak bayıldığımı da söyleyemeyeceğim. Kurgu için de aynı şekilde düşünüyorum. Algının tersine çevrilmesi kısmını ise başarılı buldum. Ah, bir de not düşeyim, Kolinsky'nin aylaklık ettiği sahnelerden birinde onu oynadığı kumandanın pillerini burnuna sokmuş olarak görmemiz bana kahkaha attırdı... Son olarak da kütüphane kısmı aklıma Stephen King'in Ur öyküsünü getirdi biraz. Puan: 3

3 Kasım 2018 Cumartesi

Tazecik Kitap Yorumu: Buzul Çağı - Nicolas de Crécy


   Dört bir yana uzanan buzların ortasında bir grup kaşifle başlıyor kitap. Ancak bu kaşiflerin tamamının insan olmayışı, yani birkaçının köpek ila domuz arası, bilinçli bir hayvan oluşu (hayvan diyerek hakaret mi etmiş oldum acaba?) kitabın fantastiğe kayacağının ilk ipuçlarını veriyor.

   Kaşifler, binlerce yıl süren bir buzul çağının ardından, eski dünyaya dair kalıntıları inceleyerek geçmişteki yaşama dair bir fikir edinmeye çalışıyor. Bir noktada da Louvre Müzesi karşılarına çıkıveriyor.

   Arkeologların unutulmuş bir kültüre karşı çıkarımları oldukça eğlenceli. Sıradakinden Alıntı'da paylaştığım üzere, binanın birinin yüzeyinde gördükleri grafitileri "dinsel gravürler" olarak değerlendiriyorlar misal. Müzedeki tabloların diziliş sıralarını değiştirip "kronolojik sıra"ya koyduklarını düşünerek bir hikâye uyduruyorlar veya. Bu noktada, bizim çağımızdaki insanların alfabeyi henüz keşfetmemiş, resimler aracılığıyla duygu ve düşüncelerini aktaran varlıklar olduğunu düşünmekten de geri kalmıyorlar... (gerçi daha bir dakika önce tablonun üstünde ressamın adını okuyup, sonrasında çevrede yazıya dair hiçbir kanıt görmediklerini söylemeleri çelişik). Onların bu varsayımları, bizim de binlerce yıl evvel yaşamış atalarımızın eserlerini doğru yorumlayıp yorumlamadığımızı düşündürüyor tabii.

   Fantastiğe kayma demiştik... Köpek kaşifimizin, ki adı Hulk, müzede bulduğu eserlerle konuşabildiğini görüyoruz. Müze sakinleri epey sevimliymiş, bunu da demeden geçemeyeceğim (kaşif grubumuz için bu pek söylenemez açıkçası). Kitabın sonunda da fantastiklik seviyesi zirve yapıyor ve perde iniyor.

    Kitabın çizimlerini ve özellikle de renklendirmesini beğendim. Eğlenceli bir kitaptı da. Kitapta yer alan eserlerle ilgili olarak kitabın sonuna konmuş olan ek de hoş bir dokunuş olmuş. Olumsuz noktalarına değinecek olursam da, işin fantastiğe kayışı tam kafamda oturmadı açıkçası. Bir de minik bir spoiler, karakterleri patır patır kaybetmek de tuhaftı.

Puan: 3,5

30 Ekim 2018 Salı

Hoşuma Yapışanlar

   Sparknote'ta edebi türleri şakayla karışık tek cümlede özetleyen bir listeye denk gelmiştim. Beğendiklerimden birkaçını aşağı bırakacağım (ve çevirmeye çalışacağım, hatam olursa düzeltiniz). Listenin tamamına ise buradan ulaşabilirsiniz.



Macera: Ateş yakmayı, basit bir barınak kurmayı ve karmaşık düğümler atmayı birdenbire biliveren, sıradan bir insansın.



Bildungsroman: Ziyadesiyle seninle ilgilenen İngilizce öğretmeninin vakitlice bir tavsiyesi sağolsun, hayatında bir dönüm noktasına ulaştın. 



Dram: İyi kalpli tek karakter korkunç bir şekilde ölür; bir metafordur bu. 



Epik şiir: Anlatacağın çok uzun bir öykü var, ama bu zırt pırt durup savaş hakkında alakasız kişisel anekdotlarını paylaşmana engel değil.



Fantastik: "Önceden sihir vardı, ama yüzyıllar evveldi bu," diye düşüncelere daldın tozlu bir pazar yerinde dolanırken.



Gizem: Kötü şeylerin neredeyse hiç yaşanmadığı ufak bir kasabada kötü bir şey yaşandı.



Romantik: Hoşlanılan adamın oldukça dikkate şayan, sıfata değer gözleri var ve ayrıca sırıtıp duruyor.



Bilimkurgu: Gezegeni robotlardan kurtardın, ama ne pahasına?



 Gerilim: Flaş disk kayıp, bir ceset bulundu ve kimse uygun suç mahalli protokolünü takip etmiyor.



Trajedi: Baban öldü - hoşlandığın kişi de, annen de, arkadaşların da, ve doğru düzgün tanımadığın birkaç kişi daha.

20 Ekim 2018 Cumartesi

Seçmeceler


   Geçen gün Nantucketlı Arthur Gordon Pym'in Öyküsü'nü okumaktaydım. Tam da gerilimli kısımlardan birindeyim, kitapta fırtına patlak vermiş, dışarıdan gelen gök gürültüsü ve yağmur sesiyle irkildim, bir an gerçek-hayal, zaman-mekân algım birbirine girdi... (sonra bir baktım oda arkadaşlarımla kimi yiyeceğiz diye kura çekiyoruz).

15 Ekim 2018 Pazartesi

Tazecik Kitap Yorumu: Limbo - Dan Watters & Caspar Wijngaard


   Limbo'yu, The Walking Dead'deki reklamlar sayesinde öğrendim. İlk sayısının çıkacağı duyruluyordu (TWD'nin eski bir sayısında olsam gerek, çünkü 2015'te yayınlanmaya başlamış Limbo).

   Çizgi romanın güzelim kapağına vuruldum ve konusuna bile bakmadan okunacaklara ekledim... Pişman değilim.

   Ana karakterimiz Clay, ne kim olduğunu ne de Dedande Şehri'nde kendini nasıl bulduğunu hatırlıyor. Kimliğini yeniden keşfedeceğini ve anılarını geri kazanacağını umarak şehirdeki büyüklü küçüklü tüm gizemleri çözmeye kendini adamış.

   Günlerden bir gün, şehrin mafyası Thumb'ın barında şarkı söyleyen bir kadın, görmemesi gereken bir şeye şahit olduğunu söyleyerek Clay'den yardım ister. Thumb ve adamlarını hipnotize olmuş bir biçimde, televizyonun önünde dans eden bir şamanı izlerken görmüştür. Dansın sonunda televizyon, şamanın yanındaki keçiyi yutar. Şaşkınlığına yenik düşen şarkıcı, kazara onlara yerini belli eder ve sonrasında Thumb'ın gözü üzerinden ayrılmaz.

   Clay bu tele-şaman mevzusunu öğrenmek ve Thumb'ın pis işlerini açığa çıkarmak üzere işe koyulur, ancak her şey git gide tuhaflaşır...

   Limbo, her sahnesinden ayrı bir ilginçlik fışkıran bir çizgi roman. İnsan yiyen canavar balıkçılar, şehirde fink atan ölüler ve iskeletler, yılan kusturan müzikler... Karakterler de oldukça dikkate değer. Clay'in arkadaşı Sandy, ölülerin ruhları için karışık kaset hazırlayıp onlarla iletişime geçen bir şifacı mesela. Tele-şaman ise kablolu ağın sunduğu imkanları görüp bundan en iyi şekilde yararlanan bir geleneğin temsilcisi -aynı zamanda, son zamanlarda gördüğüm en ilgi çekici karakter-.

   Kitaptaki televizyon-içi sahneler aklımı başımdan aldı. Bunlardan birini Sıradakinden Alıntı'da paylaşmıştım. Bu sahnede tele-şamanın tipiyle ilgili olarak bir not düşmek istiyorum. Bunun, Max Headroom programına gönderme olduğunu biraz araştırdıktan sonra öğrendim. Ekranlar vasıtasıyla herkesi gözetleyebilen ve onlara ulaşabilen tele-şamanla, televizyonların insanları geri izlediği -Zeki Müren de bizi görecek mi :P- bir distopik dünyayı anlatan bu program esasında büyük bir paralellik gösteriyor. Ancak şunu belirtmeliyim ki tüm bu çıkarımları okuduğum şu yazıya dayanarak yapıyorum. Program konu itibariyle epey ilgimi çekse de izlemeye katlanamadım.

   Kitapta bayıldığım bir diğer şey ise sayı sonlarında yer verilen resimler. Kimi sanatsal bir poster, kimi bilindik bir oyuncağın kitabın kurgusuna uyarlanmış parodisi. Ayrıca her sayının sonunda, sonraki sayıdan bir cümlelik alıntı yer almakta.


   Limbo'nun dikkatimi ilk olarak kapağıyla çektiğini yazmıştım, o halde sayıların kapaklarını koymamak olmaz. İçi de aşağı kalır değil, hem ayrıntılarla bezeli çizimler hem ışık saçan renklendirmeler tek kelimeyle muazzam. 

   Kitabın sonuyla ilgili de değinmek istediğim bir iki nokta var, hemen uyarımızı da koyalım, kitabı okumadıysanız sonraki paragrafa geçiniz. AĞIR SPOILER! Her şeyin başa saracağının karakterler arası konuşmalardan öte hem televizyonda geri sar ibaresinin çıkışı, hem son sayının son cümlesinin "çubukta kertenkele" oluşu, hem de ilk sayıda "sanki tekrar tekrar aynı şeyleri yapıyorum, döngüye takılmış bir kaset gibi" denişi ayrıntılara verilen önem açısından bir kez daha başımı döndürdü. Thumb'ın (Başparmak) kötülüğü kontrolü altında tutup tüm şehre yayılmasını engelleyerek şehri ayakta tutuşu, aynı zamanda Clay'in başparmağının da onu hayata bağlayan tek şey oluşu ve Thumb'ı ortadan kaldırmasının hem kendisinin hem de bir bakıma şehrin sonunu getirişi oldukça iyi bir bağlantıydı -zarar verirsen zarar görürsün-. SPOILER SONU.

   Hep övdüm, biraz da olumsuz yanlarından bahsedeyim. Limbo, kült bile olabilecek bir eserken karakterlere yeterince yoğunlaşmayışı ve Dedande Şehri'nin de ayrıntısına fazla girmeyişi sebebiyle potansiyelini tam değerlendiremiyor. Şehirde "neden" ve "nasıl" diye sorabileceğiniz birçok şey gerçekleşiyor, bunların cevabını alamamak beni üzüyor açıkçası. Minik bir spoiler. Misal bilinçaltıyla ilişkilendirilse fena mı olurdu?

   Eğer yaşam ve ölüm, sanal ve gerçek arasında arafta kalmış, muhteşem görsellikte bir eser okumak isterseniz, tavsiye edeceğim bir kitap olur Limbo. Dilerim ki Türkçeye de çevrilir.

Puan: 4,5

28 Eylül 2018 Cuma

Sıradakinden Alıntı

 
   "Kanallar arasında dolaşmak, yeni varoluş düzlemlerine erişimi mümkün kılar. Önceden böylesine bir astral seyahat, saatlerce meditasyon gerektirirdi; şimdiyse kumandanın bir tuşuna basarak dünyalar arasında g-g-gezinebiliyoruz."