26 Kasım 2020 Perşembe

Entelkitap'ın Günlüğü, Sekiz Yılını Sağ Salim Atlatmış Durumda!

    Sanki bir önceki yıl dönümü yazısını daha dün yazmışım gibi... Yine cidden "sağ salim" mi diye sorabileceğim bir yıl olmuş yazı sayısı açısından, ama bu sefer en az dert ettiğim yıl diyebilirim. Çünkü şükür ki 2020 için mümkün olduğunca sağ salimim.

   Bir önceki yıldönümü yazısında yazacağımı belirttiğim bir iki yazı maalesef iptal oldu, çünkü zamanla detaylara hakimiyetimi yitirdim, dilediğim gibi bir şey yazamamaktansa hiç yazmamaya karar verdim. Sonradan eğer bu eserleri tekrar okur ve izlersem rafa kaldırdığım taslaklara ekleme yapıp yayınlayacağım, bakalım.

   Gelenek olduğu üzere, yazı sayılarına gelirsek:

İlk yıl: 162
İkinci yıl: 164
Üçüncü yıl: 108
Dördüncü yıl: 45
Beşinci yıl: 23
Altıncı yıl: 32
Yedinci yıl: 24
Sekizinci (bu) yıl: 11

    Yine seneye daha çok yazacağım umuduyla, hoşçakalın, sevgiler...


23 Ekim 2020 Cuma

Leyleğin Getirdiği

   Blogta 2018'in sonunda aldığım kitaplara yer vermişim en son. Aradan geçen iki yılda aldıklarımdan toplamda üç yazıda bahsetmeyi düşünüyorum. Bu yazıda leyleğin en son getirdiklerini göreceksiniz. Hoşgeldiniz, parke muşambalı fotoğraflarımı özlediyseniz sizi VIP köşesine alalım.

   Leylek idefix'ten. Hemen her birini %55-60 arasında bir indirimle aldım kodlar sayesinde.

Kızıl Kahkaha - Leonid Andreyev: Andreyev oldukça merak ettiğim bir yazardı, üslubu hakkında da övgüler görmüştüm. Özellikle Kızıl Kahkaha kitabı tavsiye edildiğinden bununla başlamak istedim, sonra da ver elini Yahuda İskariot.

Aile Bağları - Iréne Némirovsky: Can Yayınları'nın Kısa Modern serisine başlamayı Kısa Klasikler kadar olmasa da istiyordum. Aile Bağları konusuyla ilgimi cezbetti, aile içi gerilim ve uzaklık temalarını hep sevmişimdir. Özellikle filmlerde bu konunun aile sofrası üzerinden işlenmesi çok hoşuma gidiyor. (Genel olarak sofra gerilimini de seviyorum gerçi, kendisine bir alt dalı hak ediyor!)

Benjamin Button'ın Tuhaf Hikâyesi - F. Scott Fitzgerald: Küçükken filmini izlemiştim ve sevdiğimi hatırlıyorum. Masumiyetin yitişi ve tecrübenin kazanılışını nasıl ele aldığını merak ediyorum, nihayetinde bunlar yaşla ilişkilendirdiğimiz kavramlar biraz.


Nasıl Ölünür - Émile Zola: Yazarın Germinal adlı eserini okumayı istiyordum epeydir, ancak imkanım olmamıştı. Şimdi Kısa Klasikler kapsamında başka bir eserinin basıldığını görünce neden bununla başlamayayım dedim. Konusu da oldukça güzel, toplumun farklı sınıflarının ölümle nasıl yüzleştiğini gösteriyor. Ayrıca, bu serinin kapaklarına bayılıyorum, her biri ayrı bir sanat eseri!

Lapa Lapa Kelebek Yağıyordu - Charles Darwin: İsmine ayrı, kapağına ayrı, konusuna ayrı vurulduğum bir kitap oldu. Keşif anlatılarını da oldum olası sevmişimdir. Darwin'in Beagle Yolculuğu'ndan bir kesit sunuyor kitap.


Tipi - Vladimir Sorokin: Salgın, tipi, bilim kurgu ve Rus edebiyatı? Bir insan daha ne isteyebilir.

Karanlık Dükkanlar Sokağı - Patrick Modiano: Hafızasını yitirmiş bir dedektifin kendi kimliğinin peşine düşmesini anlatıyor. Kimlik arama temasını seviyorum epey. Bir de itiraf edeyim ki tanıtım yazısını okuyup "hafızasını yitirmiş dedektif" kalıbını görünce aklıma direkt Disco Elysium geldi, almamda katkısı olmuş olabilir bu bağlantının, evet.

 


Elden Düşme Dünya - Wilhelm Genazino: Yazarın önceden Aşk Aptallığı kitabını okumuştum. Üslubunu sevsem de konusu beni pek bağlayamamıştı. Bu kitabınınki çok daha cazip geldi, hayatımızdaki her şey "elden düşme" midir?

Siyah Lale - Alexandre Dumas: Küçükken bu kitapla sağlıksız bir ilişkim vardı. Bende çocuklar için kısaltılmış versiyonu mevcuttu. Bitirdiğim gibi yeniden başlardım, rahat on-on beş kez okumuşumdur. Nasıl bırakmayı başarabildim acaba. Bakalım şimdi okuyunca neler olacak :P

5 Ekim 2020 Pazartesi

Sıradakinden Alıntı

    Kendim böyle hissetmesem bile, ben de onun bebeklerinden biri olmuştum, belki de zaten hep öyleydim, beni kucağına oturtuyordu ve buna izin veriyordum, çünkü karşılığında bana istediğim ve her defasında daha fazlasına sahip olmak istediğim bir şeyi, kendimi hediye ediyordu. 

Belki Bu Defa, Belki Şimdi, Alois Hotschnig

27 Eylül 2020 Pazar

Tazecik Kitap Yorumu: Dikenlikler Prensi - Mark Lawrence

 

   Bir süredir okuduğum şeylere aklımı veremediğimden şöyle akıcı bir şey okuyayım da açılayım demiştim. Kısa cümleleri ve yüksek temposuyla o açıdan doğru bir seçim oldu Dikenlikler Prensi. Ancak işleniş ve üslup bir noktadan sonra beni baydı.

   Prens Jorg küçükken yaşadığı korkunç bir olay sebebiyle intikam almaya yemin etmiş ve gözünü kan bürümüş bir gençtir. (genç yerine kazara önce ergen yazdım...) Yaşadıkları kalbini katılaştırmıştır ve kendi adamlarını bile gözlerinin yaşına bakmadan, ve genelde önemli bir gerekçesi olmadan kılıçtan geçirmektedir.

   Ek olarak hemen her zaman çok derin bir şeyler söylüyormuş edasıyla laflar etmektedir (ve sürekli insanlara haddini bildirdiğini düşünmektedir). Jorg'un beylik laflar ettiği kısımları okurken aklıma sürekli şu gelip durdu:


   Bunu demek istemezdim ama Jorg deyince aklıma gelen ilk ifade "atarlı ergen" oluyor. Yazar çok iyi bir anti-karakter planlamış da ortaya karikatürü çıkmış gibi hissediyorum, çok üzgünüm bu konuda.

   Kitabın bölüm aralarında kimi zaman kısa parçalar bulunuyor, rastgele dağılmış gibi durduklarından bunları pek sevemedim.

   Kitap hakkındaki yorumları incelediğimde çevirisinin pek beğenilmediğini gördüm. Kerem Sanatel'in çeviride çokça Türkçeleştirme yoluna gitmesi eleştirilmiş, ancak kullandığı dili ben pek yadırgamadım.

    Jorg'un hem bizim dünyamızdaki kimi filozoflardan bahsetmesi hem büyüden dem vurması bende bir tutarsızlık hissi oluşturmuştu, ancak sonradan taşların yerine oturmasıyla yazarı takdir ettim. Ne var ki dünyasını merak etsem de Jorg'un derinliğine (ehe) ve nefretine daha katlanmam devam kitaplarını okuyarak. 

Puan: 1,5


Sıradakinden Alıntı

   En büyük yalanları kendimize saklarız.

Dikenlikler Prensi, Mark Lawrence

30 Nisan 2020 Perşembe

Entel Dantel: Stories From Norway

 
   Aylar önce yazıp taslaklara attığım bir başka yazıyla karşınızdayım.

   Bir ara "What Does The Fox Say?" adında absürt bir şarkı çok popüler olmuştu, bilmem hatırlar mısınız? Geçenlerde bir şekilde rastgeldim o şarkının sahibi Ylvis'e. Diğer şarkılarını dinledim, sahi, şimdi ne yapıyorlar acaba derken de 2018'de çıkardıkları Stories From Norway'i gördüm. Görüş o görüş, tutuldum.


   Stories From Norway (Norveç'ten Öyküler), Norveç'in yakın zamanlı tarihinde gazetelere manşet olmuş kimi olayları belgesel, müzikal ve absürt komedi türlerini harmanlayarak sunuyor, bunu oldukça kaliteli bir şekilde yapıyor hem de. Ylvis'i dizinin hemen her parçasında görüyoruz; senaristlik, oyunculuk, şarkıların yazımı ve bestelenmesi... Yapımı Ylvis'le beraber Hasse Lindmo üstleniyor, yönetmen koltuğunda Ole Martin Hafsmo var, Christian Løchstøer senaryo ve müzik ekibinde görünüyor, Lars Bleiklie Devik de müzik ekibinde yer alıyor.

   Bölümlerden bahsedeyim kısaca, hepsinden de birer parça bırakayım.

***

Bölüm 1: Stupetårnet / Diving Tower (Dalış Kulesi)

    2008 yılında Hamar sahiline bir dalış kulesi yapılmak istenir. Yaklaşık 1,5 milyon kron tutacağı ve iki haftada biteceği düşünülmektedir. Ne var ki çılgın bir mimarın önerisi sonucu proje büyüdükçe büyür, sorunlar patlak verir, masraflar artar, yıllar geçer... Yedi yılın sonunda inşaat bittiğinde 28 milyon kron harcanmıştır.

   Şaka gibi olay gerçekten. Başlanan işi bitirmek uğruna verilen zayiatların haddi hesabı yok. Bize de pek uzak bir olay değil aslında. Gerçi değindikleri ve bizim onlardan ayrıldığımız bir nokta var: "Norveç'te para bitmez."

   Halkın en son isyan edip kuleyi yıkmaya kalkıştığı kısımdan bir kesit bırakacağım. Sefiller müzikalindeki havayı almak mümkün. Maalesef Youtube'da tam klibi yok, Facebook'taki kısa parçayı iliştiriyorum alta (biraz geç yükleniyor).

   Özet geçecek olursam, halk kuleyi yıkmak üzere toplanır, ancak sonra herkes o akşam müsait olmadığını söyleyip, mümkünse sonraya ertelemelerini rica ederek dağılır.

BURN THE TOWER
Når innbyggerne på Hamar får vite at prislappen på stupetårnet har økt til 13 millioner kroner begynne de å bli LEI, og ønsker heler å SENKE HELE TÅRNET I MJØSA... Men hvordan skal man få tid til det? Premiere i morgen, mandag, 21.30 på TVNorge.
Ylvis: Stories from Norway paylaştı: 18 Şubat 2018 Pazar

***

Bölüm 2: Superstar in Norway (Norveç'te Bir Süperstar)

   2015'te Justin Bieber Norveç'te bir konser düzenler. Medya onun gelişiyle çalkalanmaktadır (Gazetecilerden birinin tabiriyle, "Bieber konusunda diğer gazetecilerin büyük politik skandallar üzerinde çalıştığı kadar sıkı çalıştık."), hayranlar da zapt edilemez bir coşku duymaktadır.

    Ne var ki, konser sırasında sahneye su dökülür. Bieber bunu önceden çıkarıp attığı gömleğiyle silmek ister, ön sıralardaki kızın biri de kıyafete yapışır. Kısa süreli bir çekişmeden sonra Bieber konseri iptal ettiğini duyurur ve ülkeyi terk eder.

   Diziyi önerdiğim bir arkadaşımın yorumu şuydu: "O kadar olaysız bir ülke ki Bieber'in konseri iptal edişi tarihi olay olmuş." :P

   En absürt şakalar bu bölümde yer alıyordu diye düşünüyorum, çok keyif aldım.

   Aşağıya Bieber'ın sahneyi terk ederken çalan parçadan bir kesiti bırakayım.


 ***

Bölüm Üç: Fyllekjøringen / Drink and Drive (İçkili Sürüş)

   Olimpiyat şampiyonu kros kayakçısı Petter Northug, oldukça parti düşkünü bir adamdır. 2014 yılında, bir parti sonrası, arkadaşını da yanına alarak arabayla turlamaya çıkar, ancak alkollüdür. Evinden fazla uzaklaşamadan kaza yapar, yaralı arkadaşını sürücü koltuğuna oturtur ve olay yerinden kaçar.

   En sevdiğim ve eğlendiğim bölüm bu oldu. İçindeki şarkılar da birbirinden güzeldi.

   Klip, polislerin kazayı yapanın kim olduğunu bile bile soruşturma yürüttüklerini duyurmaları üzerine.


***

Bölüm Dört: Northug - en familiehistorie / A Family Affair (Northug - Bir Aile Meselesi)

   Önceki bölümün sonunda İsveç'e kaçan Petter Northug, ailesiyle bir araya gelir. Hep birlikte Petter'in durumuna çözüm bulmaya çalışırlar. Sonrasında bir kriz danışmanı gelerek Petter'e tavsiyelerde bulunur ve Petter de her şeyi (mümkün olduğunca) düzeltebilmek için canını dişine takarak çalışır.

   Büyük bir başarının, önceki hatalara toplum gözünde nasıl kefaret olduğunu gösterişi dikkate değer.

   Tüm dizideki en beğendiğim parça bu bölümde yer alıyor. Kendimi o kadar kaptırmıştım ki dinlerken, absürtleştiğinde şaşırdım. Ylvis'in normal bir şarkı yapması mümkünmüş gibi nasıl düşünebilmişim, hayret. Maalesef şarkının klibi yok, ancak müthiş bir kısımdı, üzülüyorum paylaşamadığıma.

   Şarkıda Petter'in eve dönüşü ve küçüklüğünden beri onun çok üzerine düşen babasıyla yüzleşmesi anlatılıyor. Şarkıyı söyleyenler Petter ve babası. Babasını oynayan Lasse Kolsrud'un sesine bayıldım.


***

Bölüm Beş: Rakettskandalen / The Andøya Missile Crisis (Andøya Füze Krizi)

   1995 yılında, kuzey ışıklarını daha iyi kavrayabilmek üzere yürütülen araştırma kapsamında, Andøya'dan bir roket göğe gönderilir. Ne var ki roket hakkındaki bilgilendirme mektubu, Rusya'nın henüz yeni yeni kurulan ve aksak işleyen bürokratik sürecinde kaybolur. Ruslar, hava sahalarında füzeyi görünce bunun Amerika tarafından gönderilmiş olduğunu ve kendilerinin de misilleme yapmak için yalnızca birkaç dakikalarının kaldığını düşünür.

   Çok etkileyici bir bölümdü. Yeni bir dünya savaşına ve kitlesel yok oluşa ne kadar yakın olduğumuzu tüm gerçekliğiyle yüzümüze çarpıyor, ülkelerin sahip oldukları füzeleri kullanmayacağına olan komik inancımızı da. Şarkılar her zamanki gibi absürt mizah içerse de barındırdıkları gerilim muazzam.

   Aşağıdaki şarkı da o sırada Rusya'nın başında bulunan (ve Amerika'ya hayranlık besleyen) Boris Yeltsin'in füzeleri Amerika'ya yağdırıp yağdırmamak konusunda yaşadığı iç hesaplaşması üzerine. Yaşadığı baskıyı tahmin bile edemiyorum. Şarkının ortasında (1.05'te) araya konuşmalar giriyor, o kısmı geçip şarkının devamını dinlemek isterseniz 2.35'e sarabilirsiniz.


***

Bölüm Altı: Skrik-tyveriet / The Scream Heist (Çığlık'ın Çalınması)

   Bölümün başında yazdığı üzere bu, "ulusal bir hazinenin, usta bir hırsızın ve oldukça ince bir camın öyküsü".

   1994 yılında, Lillehammer'de Olimpiyatlar yapılmaktadır ve Norveç'teki tüm polisler de oraya konuşlanmıştır. Oslo'da hiç polis kalmayışını fırsatı bilen Pål Enger, Edvard Munch'un Çığlık tablosunu çalar. Bunu oldukça kolay yapar hem de. Tuttuğu adamlar yakındaki bir inşaattan alıp galeri binasına dayadıkları merdivenden tırmanır, incecik camı kırıp içeri girer ve tabloyu alıp ellerini kollarını sallayarak çıkarlar binadan. Ortada doğru düzgün kamera kaydı bile yoktur. Norveç kendi başına hırsızı yakalayamayacağını fark edince İngiltere'deki Scotland Yard'dan yardım ister.

   Röportaj yapılan isimler arasında Pål Enger de var. Çok ilginç bir insan, çok tuhaf (ve komik) cevapları hiç istifini bozmadan veriyor.

   Şarkıda tabloya alıcı çıkmasının ardından Pål ve aracısının arasındaki konuşma gösteriliyor.


***

Bölüm Yedi: Mette Marit av Norge / The Fairy Tale Of The Prince And Princess (Norveçli Mette Marit / Prens ve Prensesin Masalı)

   Norveç Prensi Haakon, bir gece kulübünde tanıştığı "sıradan halktan" Mette Marit'e aşık olur. Bu durum, tüm Norveç'te bir çalkalanmaya sebebiyet verir. İnsanlar Mette Marit'in geçmişini kazar, onun hiçbir şekilde kraliyet ailesine katılacak nitelikte olmadığını ve kraliyetin namını kirlettiğini savunur.

   Çiftin 2001 yılındaki evliliği, Norveç'in monarşi tarihindeki en önemli olaylardan biri olarak görülüyormuş. Toplumdaki sınıf ayrışmasının hâlâ ne denli katı olduğunu da gösteriyor aynı zamanda.

   En duygusal bölüm denebilir sanırım. Final bölümü için bu olayın seçilmesi güzel olmuş. "Ve sonsuza kadar mutlu yaşadılar..." tadında bir son.

   Aşağıdaki şarkı, çiftin küçüklüklerini konu alıyor. Prensi bir eli yağda diğeri balda görürken, Mette'ye babasının (?) yaptığı konuşmayı dinliyoruz. Babası Mette'ye büyüyünce ne isterse onu olabileceğini söylüyor (pek tabii ekonomik ve sosyal şartlar izin verdiğince). Park görevlisi olabileceğini, gemilerde alt güvertede çalışabileceğini, yakınlardaki dinlenme tesisinde tuvaletleri yıkayabileceğini vs. örnek veriyor. Şarkının sonlarına doğru da "iyi geceler prensesim, tabii ki mecaz anlamda diyorum, yoksa gerçek bir prenses asla olamazsın" diyerek konuşmasını taçlandırıyor.


***

   Çok büyük keyif alarak izlediğim bir yapım oldu Stories from Norway. Kahkahalarla seyrettim, birçok parçası da dilime takıldı. Size de tavsiye ederim. Maalesef diziyi Türkçe altyazılı bulmak mümkün değil, ancak İngilizce altyazılı bulabilirsiniz.

   Ayrıca, "Devamı gelecek mi?" sorusuna da cevap vereyim: Maalesef hayır. Konsepti, dizinin bitişinin üstünden çok geçmeden Avustralya'ya satmışlar. Üzüldüm açıkçası. Ancak arkadaşımın perspektifinden bakacak olursam şunu diyebilirim: "Herhalde ülkede olay bitti." (Keşke bu laf atmaların bir değeri olsa, ama n'apalım).

5 Nisan 2020 Pazar

Kısa Kesmek İcap Ederse: The Walking Dead


   The Walking Dead (Yürüyen Ölüler/TWD) ile tanışmam sanıyorum ki 2012 yılına, Telltale'in ilk TWD oyununu çıkardığı zamana dayanıyor. Bu oyun öncesinde de apokaliptik temalara hep ilgim vardı. Zombi konusu da ayrıca ilgimi çekerdi, çünkü bir son olarak kabul ettiğimiz ölüm, bizi sanki aldatmış gibiydi! Hayattaki en temel olgulardan birine dair bildiklerimizin sarsılışı, daha geniş bir manâda da sonumuzu getirebilirdi. Nitekim, zombi kurgularında olan da hep bu değil miydi?

   Telltale'in TWD'si ilk sezonuyla oldukça başarılıydı. Bu başarının derinlerine inebilirim, ama onu oyunun yorumuna, başka bir yazıya saklamak istiyorum. Oyuna olan sevgim, çizgi romana başlamak konusunda beni oldukça heveslendirdi.

   Sanırım 2016 yılında, nihayet çizgi romana başladım. İlk sayının da özel versiyonu çıkmıştı hani, renklendirilmiş, yapımcılarla ropörtajlar içeren... Değmesinler keyfime. Ama değdiler. Ropörtajları okurken, ellinci sayı civarı bir yerden güzel bir spoiler yedim. O kısmı okumak benim hatam da olabilir aslında, geçelim. Spoilerı unutmak için araya vakit koymaya karar verdim. 2018 başında kendimi yokladığımda hiçbir şey hatırlamadığımın farkına vardım ve tekrar başladım. Altı ay içinde o zamana kadar, yani on beş yılda çıkmış olan 180 sayıyı okudum, ve yeni sayıları beklemeye başladım. Ardı ardına sayıları devirirken çok güzeldi, şimdi beklemek tam bir nefis terbiyesi :P 192. sayıyı okudum en son, not düşeyim. Edit: Bu yazı esasen masum, habersiz bir okurun aktarımları. Bir sonraki paragrafta sebebini öğreneceksiniz.

   Geçtiğimiz haziranda dördüncü compendium (48 sayı içeren cilt) tamamlandı ve TWD tarihinde bir çağ resmen sona erdi. Edit: BU SATIRLARI YAZDIKTAN İKİ GÜN SONRA, 193. SAYIYLA SERİYE SÜRPRİZ SON YAPILACAĞINI NEREDEN BİLEBİLİRDİM? PÜH SANA, ALLAH SENİ NE ETMESİN KIRKMAN. Ohoo, daha 300'e kadar yolumuz var diyordun, bu karakterlerin değil dünyanın hikâyesi diyordun... Yalan söyleyip sürpriz diye yutturmaya çalışmak da... Kalbimi kırdın. (Bu yazının büyük bir çoğunluğunu 1 Temmuz'da tamamlamıştım, final sayısına dair yazdıklarım ve sonraki paragraflar da 4 Temmuz'a ait).

   Seri, bir polis memuru olan Rick Grimes'ın, vurulması sebebiyle girdiği komadan kalkışıyla başlıyor. Ama uyandığı dünya, bırakmış olduğu dünya değil; her tarafı yürüyen ölüler kuşatmış, medeniyet çökmüş. Bu kaos içinde eşi ve oğluna ulaşmaya çalışıyor Rick. Hikâye devam ettikçe, hayatta kalan insanların bu yeni dünyada tutunma çabalarını okuyoruz.

   Her sayının yahut cildin konusunu tek tek anlatmayacağım, ancak belli başlı birkaç olay örgüsünden bahsedeyim. Doğal olarak, spoiler içerir. Karakterlerimiz bu hayatta kalma serüvenlerinde başta yer değiştirip dururlar, ancak sonrasında oldukça iyi güvenliğe sahip bir hapishaneye yerleşirler. Bu sıralarda The Governor (Vali) ile yolları kesişir, bu kesişim sonrası hapishane artık yaşanılır gibi olmadığından tekrar yola düşülür, ve daha büyük bir dünyanın varlığı keşfedilir. Küçük çaplı politik sorunlar, Negan adlı yeni baş kötünün gelişiyle ikinci plana atılır. Negan olayı çözüme ulaştıktan sonra Whisperers (Fısıldayanlar -fısılganlar diye bir kelime uydurmak istedim, hehe) çıkar bu sefer. Sonrasında da eski, aynı hayatlarına kavuşmalarına olanak sağlayacak Commonwealth ile tanışırlar. Ama eski hayatlarına dönmek, gerçekten istedikleri bir şey midir? Sınıf farkından kaynaklanan eşitsizlik ve adaletsizlik de tekrar var olacak demektir çünkü bu. Karakterlerimiz Commonwealth'ı bu kaosun içinde yeşerdiği için takdir eder, ancak halâ daha iyisinin olabileceğine işaret ederler ve bu sefer daha büyük çaplı politik sorunlar baş gösterir.


   Bu paragraf da spoiler içerebilir, dikkat. Seriyi okumayanlar için pek anlam ifade edeceğini zaten sanmıyorum ya, neyse. En sevdiğim karakterler olarak şu isimleri sayabilirim: Önderliği elden bırakmayan Rick, çetin ceviz oğlu Carl, katanalı kahraman Michonne, ninja Jesus, ölümsüz Tyreese, minnoş Aaron, karizmatik-ötesi Ezekiel, zeka küpü Eugene, tatlış Dale, acıların adamı Hershel. Her ne kadar favori on karakterim bunlar olsa da, başka sevdiklerim de var tabii, Morgan'ı unutmak mümkün mü mesela, yahut Abraham'ı, hele ki Glenn'i. Favoriler listemin dışına çıkıp daha kimler var diye düşününce, sevenleri çok olsa da hiç ısınamadığım Maggie ve Negan (özellikle Negan) var. Andrea da benim için özel bir karakter olmadı maalesef. Vali'yi bile sevenler varmış bu arada, cidden anlam veremiyorum. Manyak ve mantık dışı bir katilin nesini seviyorlarsa. Negan da zalim bir katil, ancak en azından "insanlık" kavramı kapsamında kendince yaptığı bir şeyler var, ayrıca dinlediğinde (dinlemeyi tercih etmemesi asıl sorun zaten) mantıklı kararlar verebiliyor. Bir de konuşma biçimi tabii. Bu sebepler dolayısıyla gene az buçuk Negan'ın neden sevildiğini anlayabiliyorum.

   Tyreese-Rick ilişkisi bana Telltale oyunundaki Lee-Kenny ikilisini hatırlatmadı değil, apokalips kardeşliği :P Michonne'un seriye dahil oluş şeklini pek sevmemiştim, ancak sonradan kendisini sevdim. Onun da Rick'le olan arkadaşlığı oldukça güzeldi. Jesus ile Aaron'ın dahil oluş biçimleriyse üzücüydü biraz. (Spoiler: İlk dakikadan dayak yediler ya. Yazık günah.)

   Seride bir noktada Rick "O kadar çok insanı kaybettik ki bu noktaya gelirken... İsimlerini dahi hatırlamak güç artık." minvalinde bir söz söylüyordu. Sahiden de öyleydi bir okur olarak benim için bile. Sanki yıllardır o yollardan beraber geçmişiz, bu esnada birçok insanı yitirmişiz ve artık sadece silinmeye yüz tutmuş anılardan ibaretler gibi...

   Yitirilen insanlardan bahsetmişken, çok saçma bir şey yaşamıştım, burada da dursun. TWD'yi genelde bol miktarda küçük çaplı çığlıklar ve sövgüler eşliğinde okuyordum (her şeyi berbat eden karakterlere sövüyordum, yanlış anlaşılmasın). Neyse, tam değer verdiğim karakterlerden biri hiç beklemediğim bir şekilde ölmüştü ki dayanamayıp ağıt yaktım: "Gittiiiiii, dağ gibi adam..." O gün de Stephen Hawking vefat etmişti. Ben tam haykırmadan birkaç saniye önce oda arkadaşlarımdan birinin bir arkadaşı gelmişti, beni duyunca ikisi de afalladı bir, sonra dediler ki: "Hee, Hawking öldü ya, onu diyor."

   Karakter ölümleriyle ilgili; şimdi yazacağım listedeki şeyleri yapan kimseler %90 gibi bir ihtimalle, beş-on sayı içinde ölüyor, ancak ben ille de şok olmak istiyorum derseniz lütfen bu paragrafı geçiniz. SPOILER! 1- Sevgilisine ihanet etmişse. 2- Gelecek hakkındaki planlarından bahsetmişse. 3- Çok duygulu bir konuşma yapmışsa. 4- Saatli bir bomba gibiyse ve Rick ile birkaç defa bozuşmuşsa. Bonus: Sana ihtiyacımız var denilmişse. Çok zalimce.

   Rick'in liderlik konusuna gelecek olursak, seri boyunca verdiği birçok kararı destekledim okurken, birkaç kez ise kesinlikle katılmadığım kısımlar oldu. Genel anlamda iyi bir lider olduğunu düşünsem ve serinin başarısını biraz buna bağlasam da, bir arkadaşım eğer olayları Rick ve grubunun bakış açısından değil de karşı taraftan okusak, Rick ve grubunun hareketlerinin gayet zalim ve insanlık dışı bulunabileceğini söyledi. Seriyi okuduysanız, siz neler düşünüyorsunuz bu konuda?

   Buraya iliştirmek istediğim bir parça var. Her ne kadar temposunu serinin havasına pek uygun bulmasam da sözlerinin epey uygun olduğu kanısındayım (Çevirmeye çalıştım ancak eğreti oldu, hem de yazıyı epey uzattı, o sebeple sildim. İngilizce bilmeyenlerden çokça özür dilerim, bir gün belki düzgün bir şekilde çevirirsem yorum kısmına eklerim):


   Seriyi okurken fark edeceğiniz bir nokta da yürüyen ölülerin esasen zombiler değil, insanlar oluşu. Hayatta kalmak için yaptıklarıyla içten içe ölen insanlar, yahut geleceğe dair bir umutlarının kalmayışıyla. Kaldı ki bir noktada Rick de tam olarak bunun üzerine konuşma yapıyor. Yanılmıyorsam bir başka söylevinde de bunla ilgili güzel bir noktaya değiniyor: "Bir gün hayatta kalmaya çalışmayı bırakıp gerçekten yaşamaya başlayabiliriz." Zira, sürekli yaşam savaşı sürdürmek, tam anlamıyla yaşamak sayılır mı? Bu yeni dünyadaki gerçek düşmanın/canavarın ölüler değil, yaşayanlar oluşu da dikkate değer ve gerçekçi bir konu.

   Madem seri sona erdi, final sayısına ayrıyeten değinmek istiyorum. SPOILER! Zamanda atlama yapılan sonlardan nefret ederim. Son sayıyı da kısa sürede birçok şeyi toparlamaya çalışan bir sayı olarak buldum. Yani, bir önceki sayı son sayı olsa, ucu açık kalacak olmasına rağmen daha mutlu olurdum sanırım. Kirkman mutlu bir sonu bizle buluşturmak istemiş, ancak şart değildi benim nazarımda. Bir de, öykünün Rick'in değil, bu apokaliptik dünyanın öyküsü olduğunu söyleyip duruyordu. Eh, en son sayfada Carl'ı, Rick'in maceralarını kızına okurken görmek bunun başından beri Rick'in öyküsü olduğunu göstermez de neyi gösterir? Haa, neyi gösterir biliyor musunuz? Bir keresinde sizden gelen mektuplar kısmında hayranın biri "Yoksa tüm TWD serisi, How I Met Your Mother'ın Carl ve Lydia için bir versiyonu mu?" diye sormuştu ve Kirkman tarafından reddedilmişti bu fikir, ancak görünen o ki zaman içinde bu fikre ısınmış, Lydia'yı Sophia ile değiştirmiş ve son sayıyı bir bakıma bu şekilde bağlamış.

   Son sayıdaki kapanış yazısında Kirkman, seri için önceden başka bir son planladığından bahsediyor, 72. sayı için. Bu sonda ne olacakmış derseniz... Rick, Alexandria'nın savaşmaya değer bir yer olduğunu, göçebelik günlerinin sona erdiğini belirten bir söylev verecekmiş grubuna, bu esnada yüzüne yakın çekim yapılacakmış (çizgi romanda yakın çekim mi olur, nasıl çevireceğimi bilemedim). Sonraki sayfada yine Rick'in yüzü olacakmış, ancak bu sefer taştan oyma bir şekilde. Daha uzaktan bakılan bir sonraki karedeyse bu heykeli sarmaşık bürümeye başladığını ve üstünde çatlaklar oluştuğunu görecekmişiz. Daha da uzaklaşıldığındaysa anıtın durduğu yerin tam da söylevi verdiği yer, Alexandria olduğunun farkına varacakmışız, ancak harap evlerle dolu hayalet bir kasaba gibi olacakmış burası. Uzaklaşmaya devam ettikçe de zombileri görecekmişiz etrafta. Görünen o ki, Rick anıtı dikilecek kadar önemli bir insan addedilmiş, medeniyeti el ele yeniden inşa etmişler, ancak yine de nihayetinde ölüler kazanmış ve insanlık geri dönüşü olmazcasına yok olmuş. Bu son için utanç verici derecede kötü, tatsız ve üzücü demiş Kirkman, anlatmak istediği tüm hikayeyi de anlamsız kılıyormuş. Benim hoşuma gitti oysa ki. Neyse, olan oldu, biten bitti.

   Bir seferinde, sizden gelen mektuplar kısmında Kirkman tüm öyküyü uzaylı saldırısına bağlayarak bitireceğini söylemişti. Bir sayıda bunu alternatif son olarak cidden sundu da :D Hepi topu beş sayfa olsa da epey travmatik bir sondu benim için, yukarıdakinden bile. Başta cidden sözünü tutmuş diye gülmüştüm, ama sonra dehşete düşmüştüm yaşananlar sebebiyle. Gerçi yukarıdaki sonda da bunda da ölüm var, işin ne kadarının görselliğe döküldüğü ne kadarınınsa sezdirildiği tepkiyi etkiliyor tabii. Neyse. 200. sayıya da sadece ana karakterin görebildiği aptal, yeşil, uçan bir uzaylı koyacaklarını söylemişti Kirkman, hani, nerede...

   Karakter özel sayılarına değineyim bir de. Tek cümleyle ifade edecek olursam, hiçbir esprileri yok. Bulamazsanız bir şey kaçırmazsınız, çoğu zaten seride bahsedilen konulardan oluşuyor ve ek bir bilgi sağlamıyor. Bir de Brian Vaughn tarafından yazılıp çizilmiş Alien adında bir yan sayısı vardı, fena değildi, ancak çok sevdiğimi de söyleyemem.

   Özel sayı olarak belki dünyada neler olduğuna değinebilirdi Kirkman. Çeşitli ülkeler nasıl baş etmeye çalışmıştı virüsle? İlk günler nasıl geçmişti dünya çapında, virüs üzerinde çalışan ekipler nasıl vazgeçmişti? Beyni parçalamak dışında bir çözüm var mıydı? (Beyin zarar görmeden zombilerin durdurulamayışı, onları "canlı" tutan asıl şeyin sinir sistemi olduğunu gösteriyor sanki. Belki sinir sistemini felç eden bir zehir onları durdurabilirdi. Özel sayının birinde bir kabilenin bu yöntemle onları durdurduğunu düşünsenize meselâ). Uzaydaki astronotlar ne yapıyordu, dünyaya dönecekler miydi, yahut durumdan ne denli haberdarlardı? Virüsün ulaşmadığı yerler var mıydı, misal kutuplar? Bunlar aklıma gelen sayılı örnekler. Anlatılan öykü, bunlar sayesinde cidden iddia edildiği üzere dünyanın öyküsü olabilirdi, Rick'inki yerine.

   Son sayısı hariç oldukça sevdiğim bir seri oldu The Walking Dead, çoğu zaman yüreğim ağzımda okudum, hatta okumadım da sanki yaşadım. Teşekkürler bu seriyi yazdığın için Kirkman. Ellerine sağlık Charlie Adlard, yorulmadan çizip durdun. Tony Moore, sen de ilk altı sayıyı çizmiştin, senin de ellerine sağlık. On altı yıllık macera sona erdi dün itibariyle, ben de bir buçuk yıldır bu çılgınlığın bir parçasıydım okur olarak. "300. sayıya varacağız daha" dediği için Kirkman, okurken yaşlanacağımı sanmıştım, pek olmadı o, ama neyse. Gençlik macerası olarak kaldı :P

Puan: 5

2 Nisan 2020 Perşembe

Entel Dantel: The Maker

   Ne zaman bir yazı yayınlayacak olsam doğru zaman gibi gelmiyordu, ama doğru zaman nedir ki, değil mi? En azından artık taslaktakileri yayınlayayım diyorum. Bu ay yazı açısından bereketli bir ay olacak diye umuyorum.

   Aşağıya sevdiğim bir kısa filmi bırakacağım. Verdiği mesaj sebebiyle "doğru zaman" (haha) olduğunu düşünüyorum bunu paylaşmak için. Sağlıcakla kalın.


23 Şubat 2020 Pazar

Tazecik Kitap Yorumu: Antilop ve Flurya - Margaret Atwood


   Sanırım Atwood kadar kitaplarının konularını beğenip üslubundan hoşlanmadığım bir yazar yok.

   Antilop ve Flurya bildiğimiz insanlığın yok olup, yerini Flurya'nın Çocukları adında elle oyulmuşçasına (istemsiz kelime oyunu) güzel, doğayla oldukça uyumlu bir şekilde yaşayıp giden yeni bir insan ırkının aldığı bir gelecekte geçiyor. Eski dünya insanlarından tek hayatta kalan Kar Adamı'nın, genetiği değiştirilmiş çeşit çeşit varlığın sokaklarda fink attığı bu kıyamet sonrası dünyasındaki yolculuğunu okuyor, bir taraftan da geçmişe dönüyor ve işlerin bu hale nasıl geldiğini görüyoruz.

   Kar Adamı'nın kıyamet öncesi dünyasında kapitalizmin, genetik (ve kimya) mühendisliğinin ve yozlaşmışlığın sinmediği tek bir yer bile kalmamış. İnsanların yediklerinden içtiklerine, kullandıkları malzemelerden izledikleri programlara kadar işlemiş etik açıdan tartışmalı meseleler. Yediğiniz tavuğun normal tavuk olmaktan çıkıp yalnızca et verebilecek bir yarı canlıya dönüştüğünü düşünün, yahut intiharların televizyon şovuna dönüştüğünü.

    Bu geçmiş tasvirinde bize geleceğe dair birçok yenilik (genetiği değiştirilerek üretilmiş hayvanlar, çeşitli bilgisayar oyunları, televizyon programları ve çok daha fazlası) sunuyor Atwood. Bunların sayısı o kadar çok ki önce gelecekte olması muhtemel şeyler listesi hazırlayıp kurguyu üstüne yazdığını düşünmeden edemedim. Öte yandan, okumaktan en keyif aldığım kısımlar da bunlardı. Hemen hepsinin adında bulunan kelime oyunların güzeldi, ancak çok büyük çoğunluğu çevrilmeden bırakılmıştı. Bunlar çevril(e)mese bile dipnot konulabilirdi.

   Kitabın çözüm kısmına varışın çok zahmetli olduğunu söyleyebilirim. "Dünya nasıl bu hale geldi?" diye soruyorsunuz ve cevabını almanız dört yüz sayfa sürüyor. Bir noktada zaten neyin neden olduğu bariz hale geliyor. Bu da açıklamak için sona bırakılan şeyin tüm cazibesini yitirmesine sebep oluyor. Kitabın adı neden Antilop ve Flurya diye de çok düşünmüştüm, veya neden Kar Adamı'nın adı Kar Adamı. Daha ziyade ilgi çekmek için olduğunu düşünsem de mitlere gönderme olarak görülebilir.

   Kitabın sonuna dair de bir şeyler yazmak istiyorum, haliyle tat kaçırabilir, kitabı okumadıysanız bu paragrafı geçmenizi tavsiye ederim. SPOILER! Flurya'nın tanrı rolüne soyunuşu, özellikle yeşil gözlerini düşündüğümüzde çocuklarını "kendi suretinden" yaratmış oluşu, Jimmy'ye peygamber rolü yükleyişi ve Flurya'nın Çocukları ile Jimmy'nin etkileşiminin birçok din ile efsanenin doğuş sürecine işaret edişi dikkate değer. CennetZarı'ndan çıkışları, insanlığın cennetten ayrılışı olarak görülebilir. Flurya'nın Çocukları'nın Flurya'nın cesedi üzerinden geçtiği sahne için tanrı öldü, yahut Flurya Prometheus'tu denebilir (bu noktada aklımdan Ridley Scott'ın Prometheus filminin ilk sahneleri geçiyor, ancak o da Yunan mitolojisine işaret ediyordu zaten). Hatta Flurya'ya Thanos da diyebilirsiniz, çok da uyar :P . Jimmy'nin başta tek ve bir bakıma da ilk oluşu (diğer herkesten önce varolması) sebebiyle Hz. Adem'in bir yansıması olduğu söylenebilecek olsa da Flurya'nın Çocukları'nı Küre'ye götürüşüyle Hz. Musa'yı daha çok anımsatıyor. Kar Adamı'nın yolculuk dönüşünde onları bir putla konuşurken buluşu, altın boğa meseline de oldukça benziyor. SPOILER BİTTİ.

   Yine tat kaçırması muhtemel bir şeye değineceğim. SPOILER! Flurya'nın ekibini Extinctathon meraklılarından toplaması zekiceydi. Ben Flurya olsam ve şuan ekip toplayacak olsam Plague Inc. oyuncularını toplarım (yeni bir manyak mı yetişiyordu?). SPOILER BİTTİ.

   Kitabın bir kısmında Yeni New York ifadesi geçiyordu. Aklıma Futurama'daki New New York geldi, aslında kimi başka enteresanlıkları da anımsatmıyor değil.

   Kitabın kapağı Bosch'un The Garden of Early Delights tablosundan bir parça. Kimin aklına geldiyse büyük saygı duyuyorum. 

    Kıyamet sonrası kurguları çok severim, ancak yine de bu okurken sıkılmama engel olmadı. İki tane de devam kitabı mevcut. Okumaya çalışacağım, olur da bitirirsem yorumunu da buraya link olarak bırakırım.
 
Puan: 2,5


22 Şubat 2020 Cumartesi

Sıradakinden Alıntı

   "Ölümsüzlük" dedi Flurya, "bir kavramdır. 'Ölümlülüğü' ölüm olarak değil de öleceğini bilerek ve bundan korkarak yaşamak diye tanımlarsan, 'ölümsüzlük' bu korkunun yokluğudur. Bebekler ölümsüzdür."

18 Ocak 2020 Cumartesi

Kısa Kesmek İcap Ederse: The Book of Onions, Emotions Explained with Buff Dudes, War and Peas, Pilu of the Woods

   Netgalley'den aldığım kitaplara asırlardır yorum yazmamışım (2018'de aldığım bile varmış, yuh). Siteyi açmışken bir kitap daha aldım utanmadan. Şimdi hepsini birlikte yazayım, bir daha da almasam iyi olacak.


The Book of Onions - Jake Thompson: Kara mizah içeren karikatür derlemesi. Genelde biraz depresif ve alaycı. Kimi zaman absürt kimi zaman da gerçekçi.
   Bazı karikatürlerde kahkaha attım, onlardan birkaçını yorum sonunda paylaşacağım sizlerle. Okumaktan keyif aldığım bir derleme oldu.
   Çizerin internet sayfasına buradan, Instagram hesabına buradan ulaşabilirsiniz. Puan: 4






Emotions Explained with Buff Dudes - Andrew Tsyaston: Kitap, bir Owlturd karikatür derlemesi. Anlatıcımız Shen, hayatın içinden kimi olaylara eğlenceli bir dille değiniyor. Kaslı üzüntü, öfke ve hayat, Shen'i yerden yere çarpıp duruyor...
   Bir ara çılgınlar gibi Owlturd'ü takip ederdim, hey gidi. Yıllar sonra dönüp bu derlemeyi okumak beni geri götürdü.
   Çizerin Instagram hesabına buradan ulaşabilirsiniz. Yine sona sevdiklerimden iliştireyim. Puan: 4,5





War and Peas - Jonathan Kunz & Elizabeth Pich: War and Peas'ın karikatürlerine önceden internette denk geliyordum, fena değildi. Şimdi Netgalley'e girince görüp alayım dediğim kitap da buydu.
   Bir karikatür derlemesi yine, ancak kimi karakterler tekrar tekrar boy gösteriyor bu sefer, misal Azrail (ki kendisini fena halde Pratchett'ın ÖLÜM karakterine benzettim), cadı, robot...
   Çizerlerin sayfasına buradan, Instagram hesaplarına da buradan ulaşabilirsiniz.
   Okurken pek etkilendiğimi söyleyemem maalesef. Aşağıya en sevdiğimi iliştiriyorum, kalbinizin kırılmasına hazır olun. (Spoiler / Sürprizbozan: Laika...) Puan: 3




Pilu of the Woods - Mai K. Nguyen: Willow okulda kötü geçen bir günün ardından ablasıyla kavga eder ve çok sevdiği ormana koşar. Ormanda Pilu adında bir ağaç perisiyle karşılaşır. O da evden kaçmış ancak yolunu kaybetmiştir. Willow onu evine geri götürebileceğini söyler. Yolda onların hikâyelerini öğrenir ve birbirlerinin öyküleri üzerinden kendi yaşadıklarıyla yüzleşmelerine tanık oluruz.
   Çizimleri oldukça sevimli, renklendirmesi de epey güzel bir çizgi roman bu. Kitabın kurgusu hoş, ancak küçük canavarlar fikri güzel olmasına rağmen neden asıl olaydan önce de bu denli etkili olduklarına değinilse iyi olurdu. Yüzleşme kısmı da sanki daha iyi işlenebilirdi. Yine de kitabı sevdim, çizerin yeni eserlerini merakla bekliyorum. Puan: 4,5