18 Kasım 2015 Çarşamba

Cağaloğlu...

   Bir Cağaloğlu yazısıyla daha merhaba!

   Tudem ve Delidolu'dan yeni kitaplar çıkınca kayıtsız kalamıyorum yahu... Gerçi yeni çıkanları alayım derken eskilere de el atmadan duramadım. Ki kitaplıkta yer kalmadı, nereye koyacaksam. Neysecüm.

   Neler aldım? (1.3 megapiksellik telefon kameramın azizliği ve az ışığın kombinasyonuyla çekilmiş fotoğraflara hazır olun! Hadi gene tanıtımda yırttık... Reklamlarda da kötü bir şeyleri allayıp pullamazlar mı zaten? Ben de kendi çapımda bir şeyler denedim, ama açık sözlü de davrandım en azından.)


Ulus- Terry Pratchett: Önceden de okumak istediğim bir kitaptı ancak o zamanlar alıp almama konusunda biraz tereddütlüydüm. Artık Pratchett'a ısındığım için o tereddüt ortadan kalktı. Bu arada belirteyim ki, bu kitap Diskdünya serisinden değil, bağımsız bir tek kitap. Edit: Tereddütümü yenmesem de olurmuş. Bloga yorumu yazılmayacak.

Nuh Arpasuyu Evden Kaçıyor - John Boyne: Çocuk ruhumu bir kenara bırakamıyorum, evet. John Boyne aynı zamanda Çizgili Pijamalı Çocuk'un da yazarı (fotoğraftan belli oluyor mu bilmiyorum ama kapağın üstünde de yazıyor, şu mavi beyaz çizgili bölümde). Çizgili Pijamalı Çocuk'u okuyup sevmiştim, inşallah bir ara (ne ara?) yorumunu da yazacağım. O kitabı okuduğumda da gözüm bu kitaba takılmıştı, bunu daha da çok sevmeyi umuyorum. Edit: Beklentim suya düştü :( Bloga yorumunu yazmayacağım ancak kısaca bahsedeyim: Nuh adında bir çocuk bazı sorunlar sebebiyle evinden kaçıyor ve yolculuğunun bir noktasında bir oyuncakçı dükkânına varıyor. Ancak ne dükkân normal ne de dükkânın sahibi. Aslına bakarsanız, Nuh'un yolculuğu bolca fantastik ögeler içeriyor. Neyse, dükkân sahibiyle Nuh birbirlerine hikâyeler anlatıyorlar. Ancak bu hikâyelerden pek etkilendiğimi söyleyemeyeceğim. Bunlar yerine kitaptaki fantastik ögelerin derinliklerine inilmesini isterdim -oyuncakçının sadece bir kapıya sahip olması ve oyuncakçının bir yerden bir yere geçmesi gerektiğinde kapının koşarak gelip ona yolu açması çok ilginçti örneğin, keşke kapının hikâyesi anlatılsaydı mesela-. Benim için yetersiz bir kitaptı özetle, halbuki epey potansiyeli vardı. Ne yapalım, olur öyle şeyler.

Hayaletin Yaratıkları - Joseph Delaney: Blogu takip edenler Wardstone Günlükleri'ne duyduğum sevgiyi bilir. Bilmeyenler de öğrenmiş oldu (evet, size bunu soracaklar sınavda). Bu kitabı da epey merakla bekliyordum. Azıcık içini karıştırmadan da duramadım. Ve söylemeliyim ki, iç tasarımı şahane!



Mort - Terry Pratchett: Diskdünya serisinin dördüncü kitabı. İlk üç kitabı okudum ancak yorumlarını yazmadım. Onların da yorumlarını inşallah o malum bir ara yayınlayacağım.

   Yandakilere gelecek olursam; büyük olan ikisi Delidolu'nun kartpostalları, küçük olanlarsa (dar mı demeliydim), Tudem'in ayraçları. Sizce de çok güzel değiller mi? (Gerçi fotoğraflar kötü, pek belli olmuyor üstlerindeki resimler; amaan...)

   Bunun yanında bir de kitap hediye etti kitapçıdaki efendi bana (önceden de birkaç kez hediye etmişlerdi ancak onları bloga yazmadım, bu sefer yazasım geldi). Mort'u alırken serinin önceki kitaplarını okuyup okumadığımı sordu, okumadıysam Büyünün Rengi'ni hediye edebileceğini söyledi. Okudum dedim. Umut Bıçağı'nı vereyim, dedi. Seriyi bitirdim, dedim. Yanılsamalar Atlası'nı vereyim, dedi. Onu almıştım da pek beğenmedim maalesef dedim (bu arada da içimden geçiriyorum, kesin kitap hediye etmekten vazgeçecek diye). Ancak öyle olmadı. Antikacı'yı okudun mu, dedi. Hayır dedim, hediyemiz olsun o halde, dedi. Ne mutlu bana :D Edit: Antikacı'nın yorumu bloga yazılmayacak.

   O malum bir araya kadar hoşçakalın!

14 Kasım 2015 Cumartesi

Tazecik Kitap Yorumu: İnsan Denen Canavar - Patrick Ness


   Serinin ilk kitabı Umut Bıçağı'nın yorumu burada.

   Serinin ikinci kitabı Sorgu ve Yanıt'ın yorumu burada.

   İlk iki kitabı okumadıysanız bu yorumu okumayın! (Yirmi gündür ilk defa yorum yayınlıyorum, onda da okumayın diyorum, iyi mi...)

   Hatırlayacak olursanız, ikinci kitabın sonunda Todd ve Viola korkunç bir karmaşada birbirlerinden ayrılmıştı. Bir taraftan Mank ordusu, diğer taraftan ise Yanıt savaşmak üzere şehre geliyordu. Tepeye alçalan gözcü gemisi ise ayrı bir dertti.

   Todd çok ciddi bir karar vererek Başkan Prentiss'i serbest bırakmıştı ve onu gözetlemek için savaşa onunla beraber katılacaktı. Viola da tepeye doğru yola koyulmuştu, Şifacı Coyle'dan önce gözcü gemisindekilerle iletişime geçebilmek için.

   Bu kitapta yani ''İnsan Denen Canavar''da da olaylar tam kaldığı yerden devam ediyor (ve elbette, bitiyor). Bu arada belirtmeliyim ki, kitabın ismi muhteşem. Bu kitaba daha çok yakışan bir isim olamazdı.

   Zaten en başından beri savaşların mantıksız olduğu çok açık. İnsanları öldürmeye bir son vermek istediğini söylemek için insanları öldürüyorsun.

   İnsan denen canavar, diye düşünüyorum.

   Hemen hemen tüm kitap boyunca bu taraflar arasında süren savaş(lar)ı okuyoruz. Savaşa dair pek bir şey yazmak istemiyorum; kendiniz okuyup hissetmelisiniz o dehşeti.

   Bu kitapta Todd ve Viola'nın yanına yeni bir anlatıcı ekleniyor: Geri Dönen. Ve o bir Mank! Kim olduğunu tahmin edebilirsiniz, bu sebeple yazmıyorum. Geri Dönen'in bölümlerini okurken başlarda heyecanlıydım, çünkü bir Mank'ın dünyayı nasıl algıladığını görecektim. Ancak Todd ve Viola cephesinde aşırı önemli olaylar olduğu için, bir süre sonra Geri Dönen'in bölümlerine sinir olmaya başladım; olayları en heyecanlı yerinde kesiyordu yahu! Neyse, kızmama bakmayın siz. Geri Dönen olmasa Mankları anlayamazdık.

   Todd ve Başkan Prentiss'i neredeyse tüm kitap boyu birlikte görüyoruz. İkisinin konuşmalarını okumak harikaydı. Başkan Prentiss'in olduğu tüm kısımları pek bir sevdim. Ayrıca şunu diyebilirim ki, Başkan Prentiss şimdiye kadar gördüğüm en muhteşem, en etkileyici anti-kahraman. Patrick Ness sahiden şahane bir karakter oluşturmuş.

   Şifacı Coyle'a gelecek olursam, onu da oldukça etkileyici bir karakter olarak görüyorum. Ancak ben Şifacı Coyle'un iyi yanlarını daha çok görmek isterdim, çünkü her ne kadar Prentiss'in bir numaralı düşmanı olsa da, bir noktada neredeyse ondan farkı kalmadı. Şifacı Coyle daha iyi bir insan diyemem yani. Sanki diyebilmeliymişim gibi geliyor (Gerçi seri boyunca kimsenin ne siyah ne de beyaz olduğunu gördük; grinin farklı tonlarında herkes). Bu arada, Coyle ile Prentiss'in birbirinden pek farklı olmadığını düşünen de tek ben değilim:

   ''Şu andan itibaren tarafsız her türlü gözlemciye göre Başkan bir soykırımcı, Şifacı ise bir terörist.''

   ''Ben bir generealim,'' diyor Başkan.

   ''Ve ben özgürlük için savaşıyorum,'' diyor Şifacı Coyle.

   Viola'ya dönecek olursak... Viola gözcü gemisine vardığında bakıcılardan Simone ve Bradley'i buluyor karşısında. İki karakteri de sevdim, ancak Bradley'e sevgim ağır basıyor. Bu arada, Bradley'nin Ses'e alışma sürecini okumak harikaydı, çünkü ilk kitaptan beri, Ses virüsünü kapan bir insanın buna nasıl tepki verdiğini merak ediyordum.

   Kitapla ilgili yazmak istediğim birkaç nokta var, bunlar ''Sen bir dahisin Patrick Ness!'' diye bağırmak istediğim, çok hoşuma giden kısımlar. Ama dikkat, spoiler içerir. Bu kitabı okumadıysanız, bir sonraki paragrafa geçmenizi öneririm. SPOILER! İlki, Lee'nin kör olması, ancak Ses sayesinde görmeye devam edebilmesi. Lee'ye cidden çok üzüldüm, ancak onun bu sayede hala görebilmesi o kadar muhteşem ki, içimin acısı azaldı. İkincisi, Wilf'in insanların Feza'sı olması. Hem mantık şahane, hem de seçilen kişi... Wilf'ten başkası olamazdı sahiden. Üçüncüsü de, Mankların Ses sayesinde tüm dünyadaki fertlerle iletişim içinde olması; aynı zamanda her bireyin bütün olması. SPOILER BİTTİ.

   Kitapta hoşuma gitmeyen birkaç nokta da var. İlki Viola'nın, Todd'a Sesini duyamadığı için trip atması (bir noktada haklı sayılır, ama ben Todd'u tutuyorum :D). İkincisi de, Todd'un annesinin günlüğünü okuyamamamız. Ben hep o günlüğün olayların kilit noktası olduğunu, kitapta önemli bir yere sahip olacağını düşünmüştüm, ama hayır. Ness o günlüğü de kısa roman gibi bir şey olarak sunsa keşke, en azından okumuş oluruz (benim de hayal kırıklığım azalır :P).

   Bu kitabın temposu ilk iki kitaba göre çok daha yüksek. Sürpriz dozu da öyle. Tam olaylar duruldu diyorsunuz, hiç aklınıza gelmeyecek başka bir olay patlak veriyor. Açıkçası bir noktada okurken yoruldum, hatta bu sebeple yarım puan kırmayı da düşünüyordum. Ancak kitabın sonu... o son... O SON! Onu okuyup da beş vermemek ayıp olurdu.

   İlk kitabı ilk okuduğumda beğenmemiş ve bu sebeple seriye devam etmeme kararı almıştım. Ancak iyi ki bu sene o kararı bozdum ve ilk kitabı tekrardan okudum ve iyi ki seriyi bitirdim. Okuduğum en özgün serilerden biriydi. Hayal dünyanı bize açtığın için teşekkürler Ness! Son olarak, birkaç resim koyup yorumu bitiriyorum. Link!




   Edit:
   Serinin buçuğuncu kitapları The New World (Yeni Dünya, 0.5), The Wide, Wide Sea (Engin, Engin Deniz, 2.5), Snowscape (Kar Umacısı, 3.5) yorumları burada.

Puan: 5
  

29 Ekim 2015 Perşembe

Sıradakinden Alıntı

   İnsanlar ne kadar zavallı yaratıklar. Öyle güçsüzüz ki her şeyi berbat etmeden iyi bir şey yapamıyoz. Başka bi şeyleri yıkmadan yenilerini inşa edemiyoz.

   Bizi sona yaklaştıran Manklar diildi.

   Kendimizdik.

24 Ekim 2015 Cumartesi

Tazecik Kitap Yorumu: Asla Neden Diye Sorma - Shaun Tan


   İlk cümlede bunu yazmazsam patlarım; muhteşem bir kitaptı! Kitaba başlarken beklentim epey yüksekti ve ne mutlu bana ki, beklentilerimin karşılığını tam olarak, hatta daha da fazlasıyla aldım.

   Kitap kırk sekiz sayfacık ve kitapta toplamda on sekiz cümle var. Öte yandan bu on sekiz cümle ve bu cümlelerin eşlik ettiği muhteşem resimler; derinlikleri açısından yüzlerce sayfalık bir romana taş çıkarır. Ciddiyim.

   Biri diğerinin kulağına fısıldayan iki çocuğun resmiyle karşılaşıyoruz, ardından ''Bu yaz şunları öğrendim:'' cümlesi ve kitap başlıyor. Bundan sonraki cümleler oldukça tuhaf ve biraz da esrarengiz; Sıradakinden Alıntı bölümünde resmiyle beraber paylaşmış olduğum ''Sakın çamaşır ipinde kırmızı çorap bırakayım deme.'' örneğin. ''Sakın bir davette son zeytini yeme.'', ''Şifreyi asla unutma.'', ''Asla neden diye sorma.'' ve diğerleri... Tüm bu ilginç cümlelere de şahane birer resim eşlik ediyor. Resimlerin her biri hem oldukça göze hitap ediyor; hem de kelimelerin anlatamayacağı birçok şeyi ifade ediyor. Her resim biraz fantastik bir hava da içeriyor, ama bunlar normalmiş gibi geliyor size.

   Cümleleri okur ve resimleri incelerken, ''Bu çocuklar sahiden bu tuhaf şeyleri yaşamış mı, yoksa çocuğun hayal gücü mü çok geniş?'' diye düşündüm durdum. Son sayfalarda cevabımı aldım ve cevap hoşuma gitti :) (Küçük bir spoiler: Cevap ''her ikisi de'' gibi bir anlam taşıyordu bence. Değil mi ama, ey kitabı okuyanlar?)

   Resimleri babamla incelerken fark ettik ki (ailemin her ferdine okuttum bu kitabı, yaşasın!) her resimde, arkada bir karga var. Bu küçük bir ayrıntı, ancak kitabın geneline bakıp, anlam çıkarmaya çalışırsanız, bu kargaların iyi birer metafor olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca, resimlere bakarken, olay örgüsüne uygun bütünlüğün yanı sıra, bazı karakterlerin çeşitli sayfalarda tekrar karşınıza çıktığını da göreceksiniz. Bu da hoş bir başka ayrıntıydı bence.

   Shaun Tan bu kitapla ilgili yazmış olduğu yazısında (yazıya buradan ulaşabilirsiniz), kitaptaki her resmin anlatılmamış bir hikâyenin parçası gibi görülebileceğini ve bunların okuyucuların hayal gücüyle derinlik kazanacağını söylemiş. Ki ben bunu kitabı incelerken kesinlikle yaşadım. Her sayfaya tekrar tekrar baktım, kafamda binbir türlü kurgu oluşturdum. Bundan aşırı zevk aldığımı da söylemeden geçmeyeyim.

   Bir önceki paragrafın başında linkini vermiş olduğum yazıda, her resmin çiziliş hikâyesi yer almakta (fikir nasıl ortaya çıktı, çizilirken nelerden ilham alındı gibi). Yazıyı okurken de kitabı okurken aldığıma benzer bir zevk aldım. Eğer kitabı okuduysanız, yazıyı da okumanızı tavsiye ederim.

   Kitabın baskısına gelecek olursak, o da muhteşem. Dışı ciltli, sayfaları kuşe, resimler harika kalitede. Baskıya gösterdiğiniz özen için, teşekkürler Desen Yayınları!

   Shaun Tan ile tanışmak için oldukça iyi bir kitap oldu bu. Kalbimde de ayrı bir yer kazandı kendine. Canım sıkıldıkça sayfalarını açıp kendimi dünyadan soyutlarım. Kitabı bitireli beri birkaç kez yaptım bunu, bıkmadan devam edeceğim yapmaya herhalde :)

Puan: 5

18 Ekim 2015 Pazar

Tazecik Kitap Yorumu: Tünelin Ağzından Dehşet Hikâyeleri - Chris Priestley


   Serinin ilk kitabı Montague Amca'nın Dehşet Hikayeleri'nin yorumu burada.

   Serinin ikinci kitabı Kara Gemi'den Dehşet Hikâyeleri'nin yorumu burada.

   Robert, yeni okulunun bulunduğu şehre gidecek treni bekliyor; yanında da üvey annesi bulunmakta. Üvey annesi bir ara treni beklerken uyuyakalıyor ve çığlık atarak uyanıyor uykusundan. Robert'a, içine bir önsezi doğduğunu; birazdan gelecek olan trene binmesinin Robert için hiç de iyi olmayacağını hissettiğini söylüyor. Robert bunu çok saçma buluyor, zaten üvey annesinden ayrılmak için sabırsız, bu sebeple tren gelir gelmez biniyor trene.

   Bir süreliğine uyuyakalıyor Robert, uyandığındaysa tren tünelin ağzında durmuş; ayrıca Robert'ın bulunduğu vagonda yeni bir yolcu var, beyaz elbiseli bir kadın. Kendisi ve beyazlı kadın haricinde, vagondaki diğer yolcular oldukça ağır bir uykuya dalmış durumda. Robert eğer uykuya dalarsa, bir daha asla uyanamayacağını hissediyor. Bunun üzerine başlıyor beyazlı kadınla konuşmaya; daha doğrusu kadının anlattığı dehşet hikâyelerini dinlemeye...

   Öncelikle şunu belirteyim ki; hikâyelerin olay örgülerini beğendim. Ancak her hikâyenin ana karakteri, sorunlu bir insandı. Biraz çeşitlilik katılabilirdi sanki bu ana karakterlere. Bir de, bazı hikâyelerin sonu eksikmiş hissi verdi bana.

   Hikâyeler arasındaki bölümlere gelecek olursak... çok fazla tekrara dayalıydı. İlk iki kitapta da böyleydi aslında, ancak bu kitapta çok gözüme battı. Çünkü ilk iki kitapta tekrar eden bir-iki şey vardı sadece. Bunda ise yedi-sekiz tane. Her öykünün sonunda Robert'ın uykuya yenik düşmemeye çalışması, dinlediği öykünün son sahnesini kafasından atamaması, beyazlı kadına saati sorması ama cevap alamaması, yeni bir hikâye dinlemek istememesine rağmen dinlemek zorunda kalması, yanındakileri uyandırmaya çalışıp da başaramaması, sanki göz ucuyla bir şey görür gibi olması, vagondan çıkmaya çalıştığında takatinin kesilmesi, beyazlı kadının öykünün konusunun ne olduğunu söylemeyeceğini yoksa öykünün heyecanının kaçacağını söylemesi... Sahiden çok fazla tekrar var, değil mi ama?

   Kitapta beni çok şaşırtan bir şey vardı bir de... SPOILER! İlk kitaba dönüş yapılıyor! Serinin kitapları bağımsız olduğu için böyle bir şey beklemiyordum, ancak hoşuma gitti. SPOILER BİTTİ.

   Kitabın kapağı her zamanki gibi şahane. David Roberts'ı ne kadar takdir etsek az.

   Hikâyeleri sevsem de, hikâyeler arası geçişler çok gözüme battığı için verdiğim puan düşük. Yine de, eğer ilk iki kitabı okuyup sevdiyseniz, bu kitabı okumanızı tavsiye edebilirim.
  
Puan: 3,5

5 Ekim 2015 Pazartesi

Sıradakinden Alıntı

   ''Bir şey sadece hikâyede geçiyor ve o hikâyede bir efsane ya da salt hayali bir şey anlatılıyor diye, bu o şeyin büsbütün asılsız olduğu anlamına gelmez.''